Zulmü Doğru Anlamak Adalettir / Adaleti Yanlış Anlamak Zulümdür

Zulmü Doğru Anlamak Adalettir / Adaleti Yanlış Anlamak Zulümdür


Adalet-zulüm, hak-batıl, iyi-kötü, hayır-şer gibi kelime ve kavramlar Müslümanların dilinde -üzülerek söyleyelim- tahrife konu olmaktadır. Kur’an kelimelerini özüne uygun şekilde kullanmaktan duyulan ezikliği anlamıyorum.

 

Giriş

 

Bu yazı, Millî Gazete yazarı Bahaddin Elçi’nin 21 Ekim 2021 tarihli “İslam’sız Adalet de Zulümdür” başlıklı yazısının, Facebook’ta sadece başlığını paylaştığımda Hayri Kırbaşoğlu Hocanın düştüğü şu kısa nota binaen yazılmıştır:

 

Mehmet Hayri Kırbaşoğlu:

 

Saçmalamış hocam saçmalamış bu kendini inkar demektir sadece ENUŞİREVAN-I ADİL ve NECAŞİ örnekleri bile derin cehaleti ortaya sermeye yeter boşuna dememişler İDEOLOJİLER GİYDİRİLMİŞ DELİ GÖMLEKLERİ diye. Okumadan araştırmadan incelemeden eleştirmeden sorgulamadan bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar ülkesi güzel memleketim.

 

Bu yazıda bazı Kur’an ayetlerinden hareketle zulmün ne olduğuna dair genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Kur’an’da ‘zlm’ fiilinden türemiş kelimeler yaklaşık üç yüz ayette kullanılmıştır. Esasında bu ayetlerin tamamına yönelik bir okuma yaparak, zulüm kavramına dair daha kapsamlı bir çalışma yapmak en doğrusudur fakat bu, belki kitap hacminde bir çalışmayı gerektirir. Kendime yönelik olarak ayetlerin büyük çoğunluğunu, içeriklerine göre tasnif ettim. Bu yazıda, o tasnifin de çok azını esas alarak, Kur’an nazarında zulmün ne olduğuna dair bir nevi bir ‘giriş’ denemesi yapmış oldum.

 

“İslamsız Adalet Zulümdür” diyen kişi saçmalamış mıdır?

 

Hayır, saçmalamamış Hayri Hocam, bilakis Kitab’ın ortasından konuşmuş. Adı geçen yazar şayet bu cümleyi, anlamını tamamen tersyüz edecek şekilde yazsaydı, asıl o zaman saçmalardı diye düşünüyorum. Tıpkı Ashabı Kehf’in dediği gibi: İmanları, kafir kavimleriyle yollarını ayırmayı emreden o ‘mağara arkadaşları’, şirk üzerine kurulmuş bir cemiyet hayatına kıyâm etmişler ve demişlerdi ki: “…Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasına tanrı demeyiz. Aksi takdirde saçma sapan konuşmuş oluruz.” (Kehf, 14). Demek ki ağzımızdan çıkan her sözün kelimelerden, kavramlardan, tahtadan, taştan, betondan, insan suretinden ya da kurumlardan oluşmuş putlara değil, göklerin ve yerin Rabbi Allah’ın rızasına uygun olması için pür dikkat olacağız.

 

Cemil Meriç’in tespitine katılmamak elde değil: (Orijinal ifadesiyle) “ideolojiler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” elbet. Fakat unutmamak gerekir ki Cemil Meriç bu tespiti yapalı çok oldu, şimdilerde artık bütün deli gömlekleri ‘akıllı’ muamelesi görmektedir. İnsanlar aklen fakirleşirken, arabalar, evler, şehirler, yollar ve telefonlar akıllandı. İdeolojiler İslam’ın sadece şekilsel olarak varlığını sürdürüp, öz itibariyle hurdalığa kaldırılması projesinde büyük işlevler görmektedirler. İslam’ı siyasal ve kamusal olarak terk etmeye azm ü cezm ü kast ettiğimiz günlerden beri bu gömleklerden çokça giy(diril)mişliğimiz vardır. Artık giysilerimiz hep bu deli gömlekleridir. İslam ise hayatımızda o deli gömlekleri üzerine taktığımız bir rozet, bir yaka iğnesi ya da kravat mendili kadar yer bulmaktadır. En azından henüz camilerimize sıralar dizip, ayakkabıyla girmiyoruz, cenazelerimizi yakıp küllerini ırmaklara savurmuyoruz. Hala cenaze namazı kılabiliyoruz.

 

“İslamsız adalet zulümdür” sözü herhangi bir ideolojiye değil, Kur’an’a aittir. İdeolojiler adalet ve zulüm kavramları zımnında tabii ki bir şey yapmaktadırlar. Bu iki büyük kavram (adalet ve zulüm) Kur’an bağlamından kopartılıp, modern değerlerin taşıyıcısı kimi sözcüklerin tozuna-toprağına bulanarak, “yeni nesil kavramlara” dönüştürülmektedir. İdeolojiler İslam’la savaşlarını kelimeler ve kavramlar üzerinden yürütmektedirler. Adalet ve zulüm kavramlarını deli gömleği ideolojilere göre değil de, bütün dünyaya akıllı gömlek giydirmeyi hedefleyen, bütün insanlığı akletmeye çağıran İslam’a göre tanımlamamız, en azından —Cemil Meriçyen bir üslupla söyleyecek olursak— bir fikir namusudur. Kur’an terimlerini, bu terimlerin ana rahmi olan Kur’an dururken, allem-kallem hesabı ideolojilerde izlerini/köklerini aramak ve bunlara ‘yeni anlamlar’ yüklemek fikir namusuyla bağdaşmaz. Madem söz Cemil Meriç’ten açılmış, birkaç satırını derc etmek de bir fikir namusudur: “Din asırlardan beri yaşayan ve nesilleri huzura kavuşturan, tecrübeden geçmiş bir inanç manzumesi; sıcak dost, köklü. Batı’nın dünyevî dediği kültür ise, hakimiyetini tahkim için düşman ülkelere ihraç ettiği sefil bir ideoloji. Taarruzun hedefi haçlı seferlerinden beri aynıdır; kılıçla kazanılamayan zaferi yalanla kazanmak.” Meriç’in şu cümlesini de buraya ilave etmezsek, ola ki kemikleri sızlar: “İdeolojiler tahribe yeltendikleri imanın yerine sahtelerini ikame etmek için uydurulan birer ersatz’dır. Başka bir deyişle, remizleri, merasimleri ve kiliseleriyle çağın icaplarına uydurulmuş birer inanç manzumesi. Rüştünü idrak etmemiş nesillere ilim diye yutturulan, yalnız zarflarıyla ilmî, muhtevalarıyla masal, birer bulamaç.” (Bu Ülke, 176).

 

Cemil Meriç, rüştünü ispat etmemiş nesillerden bahsediyor, ideolojileri ilim diye yutanlardan… Meriç’in işaret ettiği bu nesiller, Din’e anlam yüklemede en az Meriç kadar cesur olmalıydılar. Aydınları, entelektüelleri, akademisyenleri ve hatta mollaları ideolojiler sevk ve idare etmektedirler. Müslüman bir ilim, fikir, aksiyon adamı, bir entelektüel vb. Kur’an’ın zulüm dediğine zulüm, Kur’an’ın adalet dediğine adalet demiyorsa, bir ‘garpzede’ durumdan bahsediyoruz demektir.

 

İslam’ın kaynağı da Kur’an olduğuna göre, zulmün ne olduğunu, neye zulüm deneceğini, neye adalet deneceğini Kur’an’dan istinbat etmek zorundayız. Mesela nasıl ki bir Marksist, Kur’an’ın değil de, Marks’ın sosyal adalet dediğine sosyal adalet diyorsa, bir Müslüman da Kur’an dururken, bir liberal düşünürün zulüm dediğini zulmün tarifi olarak alamaz. Alırsa, bu da bir zulüm olur.

 

“Şirk en büyük zulümdür”

 

Kur’an çok açık ve net olarak diyor ki, şirk en büyük zulümdür. (Lokman, 13). Kafirleri de “zalimlerin ta kendileri” olarak tanımlıyor. (Bu hüküm şefaat bağlamında verilmiştir). (Bakara, 254). Bu dehşete düşürücü bir tanımlama. Bu tanım liberallere büyük geliyor. Liberalizm, feminizm, hümanizm gibi ideolojiler hal diliyle Kur’an’a, “sen ne karışırsın kişinin inancına!” diyorlar. Bir defa evrensel insan hakları beyannamesi denilen şeriat kitabı hiç kimseye başkalarını ‘tanımlama’, kategorize etme, sınıflara ayırma hakkını vermez! Bireyi hiç kimse müşrik ya da kafir diye tanımlayamaz!

 

Önemli olan elbette bizler yani Müslümanların ne dediğimizdir. Bizlerin ise, Allah ve Rasulünün verdiği bir hüküm karşısında başka bir hüküm tercih etme hakkımız ebediyen elimizden alınmıştır. (Ahzap, 36). Allah’ın ve Rasulünün hükmü karşısında boynumuz kıldan incedir. Zulüm ve adalet tanımını da buna kıyas edebiliriz.

 

Kur’an’ın 15 ayette, “bundan daha zalimi var mıdır?” diye sorduğu insan tipi, “yalan yere Allah’a iftira atan,” “Allah’ın ayetlerini yalanlayan” (En’am, 21, 93, 144, 157; A’raf, 37; Yunus, 17; Hud, 18; Kehf, 15; Ankebut, 68; Zümer, 32; Saf, 7), “kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığında ondan yüz çeviren, kendi elleriyle yaptığını da unutan”lardır. (Kehf, 57; Secde, 22).

 

Şimdi geriye, “yalan yere Allah’a iftira atan”ın bugün somut olarak kim olduğunu tespit işi kalmaktadır. Mesela En’am suresinin 144. ayeti merceği hedefe biraz daha yaklaştırmaktadır: “Bir bilgiye dayanmadan insanları saptırmak için yalan yere Allah’a iftira atandan daha zalimi var mıdır?” Bu soruyu da, müşriklerin bazı hayvanların etlerini yemeyi haramlaştırmaları bağlamında sormaktadır. (Ayrıca bkz. Âl-i İmran, 93-94). Buradan anlaşılıyor ki, Allah’ın haram ve helal hududuna rağmen kendince haram ve helal sınırları belirlemek zulüm değil, en büyük zulümdür, adeta zulümde zirvedir. 

 

“En zalim” olanı tanıtan ayetlerin, mesajı en ağır olanı şu olsa gerektir:

 

“Yalan yere Allah’a iftira atan yahut da, kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde ‘bana da vahyolundu’ diyenden ya da ‘ben de Allah’ın indirdiklerinin benzerini indireceğim’ diyenden daha zalimi var mıdır?..”

 

Ayetten anladığımıza göre ortada, yalanlarla Allah’a iftira atan, kendisine de vahyedildiğini iddia eden ve asıl olarak buradan, Allah’ın indirdiklerinin benzerini indireceğini söylemeye sıçrayan bir kişi vardır. İddiasının bilhassa üçüncü (sonuç) kısmı çok önemlidir. Çünkü Allah’ın indirdiklerinin benzerini indirmek demek, ben de Allah gibi şeriat koyarım, ben de hukuk düzeni, ahlak ilkeleri belirlerim, benim de dünya görüşüm var demektir. İdraklerimize giydirmek üzere bir deli gömleği de o dikmiş bulunmaktadır.

 

İş dönüp dolaşıyor yine ideolojilere geliyor. İdeolojileri bir yaşam biçimi yaptığınızda adeta bütün yeryüzü tımarhaneye dönüşmekte, bütün değerler tepetaklak olmaktadır. İşte o zaman hak batıl, batıl hak; adalet zulüm, zulüm de adalet olmaktadır. Devlerin cüce, cücelerin dev olduğu yer de orasıdır. İdeolojiler hâkim paradigma tayin edildiğinde Allah’ın inzal, Muhammed (as)’in tebliğ ettiği ve yaşayarak örneklendirdiği Kur’an’la vaz edilen İslam’a düşen, çağdan kovulmak olmaktadır. Bir sarhoş kusmuğunda “Kur’an Arap oğlunun yaveleridir” sözünü bulmak artık an meselesidir. İslam görüldüğü yerde başı ezilmesi gereken irticadır. Artık tesettür, namaz, ezan, cami, Cuma, takvim, alfabe vb.ne istediğiniz ayarı verebilirsiniz. Peki, ey adalet mefhumu neredesin, ey zulüm mefhumu, kimlerin kalemlerinde esirsiniz?

 

Hududullah ve Zulüm

 

Kur’an (boşanma hukuku bağlamında) Allah’ın hududunu çiğneyenleri nefislerine zulmedenler olarak tavsif etmektedir. (Talak, 1; Bakara, 229). Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak tanımlamaktadır. (Maide, 44, 45, 47).

 

Şimdi bu “en zalim” kişileri tanımaya çalışalım: Bizim ilim ve fikir adamlarımız, Kur’an ve sünnet üzerine dirsek çürüten insanlarımız, bu ülkenin nasıl anlı-şanlı bir İslam ülkesi olduğu, halkın nasıl necip bir millet olduğu söylemleri ayyuka çıkarken, öte yandan siyasi meclislerinde yaptıkları anayasa, yasa ve kanunların hiçbirinin “Kur’an’a göre” olmadığı gibi, Kur’an’a göre olması için de hiçbir çaba gösterilmediği, hatta öyle bir çaba göstermenin suç sayılmasının Allah’ın bu ayetlerine aykırı olup olmadığını niçin sormamaktadırlar? Bu noktada adeta diller lal olmakta, kalemlerin mürekkebi kurumakta, sesler kısılmaktadır. Bu zulüm müdür, adalet midir? Ben bir mümin olarak, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemenin ne demek olduğu hususunda açık ve somut olarak, örnekleriyle bilgilenmek istiyorum. Yasamayı İslam’dan ayrıştırıp, bütünüyle laik meclisleri yetkili kılmak bu ayetlerin kapsamına girer mi acaba? Allah kafir, zalim ve fasık derken buna işaret etmiş midir?    

 

Kur’an, hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmayı zulüm saymaktadır. (Âl-i İmran, 151). Şimdi bu ayeti, bir beşer olarak bizden hiçbir ayrıcalığı olmayan siyasi liderlerden, “o olmasa olmazdık” sloganıyla, var edenimiz ilan edilen ulu önderler, kurtarıcılar, yaratıcılar, her şeyi görücü, biliciler, hatasız, yanılmaz ve hesap vermez putlar yontmak gerçek bir zulümdür diye anlasak acaba doğru anlamış olur muyuz? Değilse, acaba doğru anlayış nasıl olmalıdır?

 

Diğer Zulümler

 

Kur’an İsa’nın Allah olduğunu söylemekten (Maide, 72), bir dana heykelini tanrı edinmeye (Bakara, 51, 54, 92; A’raf, 148, 150); müminlerle savaşan, onları yurtlarından çıkaranlar, onlara yardım ve yataklık edenlerden (Mümtehine, 9), fitne yok edilip, din tamamen Allah’a has kılınıncaya kadar savaşılması gerekenlere (Bakara, 193); Allah’a iman ve cihada karşı hacılara su vermeyi dindarlık sayan müşriklerden (Tevbe, 19), Yahudi ve Hristiyanların kıblesine Muhammed (as) bile dönecek olsa onun da zalim olacağına (Bakara, 145); Yahudi ve Hristiyanları veli edinmekten (Maide, 51), münafıklar ve onlara kulak verenlere (Tevbe, 47); Lût kavminden Nuh kavmine; Allah’ı apaçık görme isteğinden (Nisa, 153), müminlerin birbirleriyle alay etmelerine, birbirlerini ayıplamalarına, birbirlerine kötü lakaplar takmalarına (Hucurat, 11); hırsızlıktan (Maide, 39) yetim malına (Nisa, 10); fahşâdan (Âl-i İmran, 135) faize (Bakara, 279) varıncaya kadar pek çok günahı zulüm saymaktadır. 

 

Kur’an’ın en güzel kıssasının kahramanı Nebimiz Yusuf (as)’ın, kendisini günaha davet eden, kaldığı evin kadınına, böyle bir günaha ortak olmayı (evin erkeğinin gıyabında namusunu haleldar etmeyi) zulüm olarak adlandırması büyük bir ahlak öğretisidir. Bugünün ideolojisi ise zinayı zulüm olmaktan çıkarmıştır. Zina bir insan hakkıdır. Kadın ve erkek “benim bedenim, benim kararım” diyerek işin içinden çıkmaktadır.

 

Keza muharref de olsa kitapları bulunan Yahudi ve Hristiyanları veli edinenlere Kur’an zulüm sıfatını uygun görürken, Auguste Comte’un Pozitivizm İlmihali’ni kitap edinmiş bugünkü laik batıyı veli edinenlere acaba hangi sıfat adil olur? Maide suresinin 51. ayetiyle Avrupa Birliği sürecini nasıl izah etmelidir?

 

Sözün özü adalet-zulüm, hak-batıl, iyi-kötü, hayır-şer gibi kelime ve kavramlar Müslümanların dilinde -üzülerek söyleyelim- tahrife konu olmaktadır. Kur’an kelimelerini özüne uygun şekilde kullanmaktan duyulan ezikliği anlamıyorum. Birtakım kutlamalarda, anmalarda, hak arama(!), ‘özürlük’ eylemlerinde vd. İslam’ın nezih kavramları şirk fikriyatına amade kılınmaktadır. Bugün sapasağlam yerinden oynatılan bir Kur’an kelimesinin ileride, Samiriye bile rahmet okutacak büyük bir tahrife yol açacağını kimse aklından çıkarmamalıdır.

Google+ WhatsApp