Yürüme bandından inmek

Yürüme bandından inmek


“İyi ki vaktiyle birileri günlere birbirinden farklı isimler vermiş” dedi yanındakilere, “yoksa onları birbirinden nasıl ayıracağımızı bilemeyebilirdik biz bugün!”

Çok zamandır yeni bir güne uyanmıyoruz. Uyanıyoruz tabii ama her yeni gün üç aşağı beş yukarı bir önceki günün, günlerin sürprizsiz bir tekrarı olduğundan yeni bir güne uyanma hissini neredeyse hiç yaşamıyoruz. Günler, sanki hepimiz yürüyen bir bandın üzerindeymişiz ve o bant bizi her gün aynı noktalardan başka aynı noktalara taşıyormuş gibi alışılagelmiş ve durağan bir şekilde geçiyor. Hayat bize bir sürpriz yapmazsa bu rutin değişmiyor hiç. Bizim hayata, kendimize, beraber yaşadığımız başka insanlara küçük de olsa bir sürpriz yapma ihtimalimiz kalmadı hiç! Bu hepimiz için böyle; çünkü aynı ezberi, aynı kalıba dökülmüş yaşantıları, aynı sürprizsiz rutini yaşıyoruz hepimiz. Neredeyse hiç itiraz etmeden, ufacık da olsa bir şeyleri değiştirmeye, ucu açık hale getirmeye hiç çalışmadan!

Yürüme bandından her indiğimizde ayakta kalmanın aslında ne kadar büyük bir dikkat ve çaba gerektirdiğini farkederiz. Yürüyebilmek için bundan da fazlası gerekir üstelik.

J. G. Ballard’ın ‘Çarpışma’sından geçmişe ve geleceğe ne yaptığımıza dair acıtıcı tespitler: “Geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili kavramlarımız gün geçtikçe kendini yenilemeye zorlanıyor. Tıpkı geçmişin, toplumsal ve ruhsal anlamda, Hiroşima’ya ve nükleer çağa yenik düştüğü gibi, gelecek de doymak bilmeyen bugün tarafından yutularak yok oluyor. Geleceği, sanki yalnızca önümüze sunulan çok çeşitli seçeneklerden biriymiş gibi bugüne ekledik. Seçme şansımız artıyor; yaşam biçimleri, geziler, cinsel roller ve kimliklerle ilgili her türlü isteğin, her türlü olabilirliğin anında doyurulduğu, bebeksi bir dünyada yaşıyoruz”

‘Dokunaklı’ olduğuna kanaat getirdiğimiz hemen her şeyi hazır biçimde alıp kullandığımızın farkında mıyız? Kendimize ait olduğunu sandığımız ifadeler bile aslında çok tekrar edilmiş söz kalıplarının azıcık rötuşlanmış ruhsuz tekrarlarından ibaret. İnsanın dokunaklı bir şeyler söyleyebilmesi için bir şeylere gerçekten dokunabiliyor olması, bu hissiyatı iyi kötü tanıyor olması gerekiyor çünkü. ‘Dokunmak’ fiilinin muhtevasını adı konmamış bir ittifakla seyreltmeye rıza göstermemizin, anlamını ‘tensel temas’a kadar indirgememizin üstünden çok zaman geçti. Biz sadece, elimizle, parmağımızın ucuyla, tenimizin bazı noktalarıyla dokunuyoruz artık. Beş duyunun dışında kalan dünyaya nasıl dokunacağımıza dair bildiklerimizi de gün gün unutuyoruz büyük bir hızla.

“Bu denli dikkatli yaşamış olan ben, hayat üzerine ne biliyordum? Kim, ne kazanmış, ne kaybetmiş, sadece hayatın başına gelmesine izin vermişti? Kimin olağan hırsları olmuş ve onların gerçekleşmemesiyle çok çabuk uzlaşmıştı? Kim incinmekten kaçınmış ve buna hayatta kalma yeteneği adını vermişti? Kim faturalarını ödemiş, herkesle olabildiğince iyi geçinmiş, kimin için kendinden geçme ve umutsuzluk sözcükleri bir zamanlar romanlarda okunmuş sözcükler olarak kalmıştı sadece? Kimin kendini kınayışları gerçekte hiçbir zaman acı vermemişti” diye soruyor Julian Barnes, ‘Bir Son Duygusu’nda.

Bir de şunu düşünün; bildiği son sayının ardından boşluğa düşen bir zihin ne hisseder?

“Bunca yorgunluk nereden?” diye sordu beyaz saçlı adam, “hem de hiç mesafe almadan!”

Google+ WhatsApp