Yeni yazı, eski kağıt

Yeni yazı, eski kağıt


“Eskiden kim olduğumu hatırlamak gittikçe zorlaşıyor” diye söylendi kendi kendine, “bugün kim olduğumu bulabilmemin önündeki en büyük engel de bu!”

Yeni şeyler yaşadıkça; duyduklarımıza, gördüklerimize, öğrendiklerimize yeni şeyler ekleyince çoğaldığımızı düşünüyoruz. Bu doğru belki ama... Yaşantımıza, zihnimize, duygularımıza eklediğimiz bütün bu yeni şeylerle eksiliyor da değil miyiz? Sonsuz bir kapasitemiz yok öğrenmek, bilmek için... Bir şeyleri kabımızın içine almak için bir yerden sonra bir şeyleri o kabın dışına çıkarmak zorundayız. Bu böyle ve böyle olduğunu aslında hepimiz biliyoruz. Yine de sanki içimize sonsuz şey sığdırabilirmişiz gibi bize hep avantaj sağlayan, bizi hep çoğaltan bir birikim edindiğimizi düşünüyor, buna inanmayı tercih ediyoruz. Hayatımızın gidişatını hep lehimize görüyor, hep artıda olan bir kâr hesabı yapıyoruz sürekli. Öyle değil oysa işler, bir şeyleri hayatımıza kabul ederken bir şeylerden vaz geçiyoruz. Her yeniyi bir eskinin yerine koyuyoruz. Bir kum saati gibi insanın hayatı, bir tarafta bir şeylerin eksilmesi pahasına birikiyor diğer tarafta bir şeyler... Biraz durup düşününce fark edebiliyor ancak insan bunu. Hissetmeye bıraktığında öylece kendini, işte o zaman anlayabiliyor ancak eksilmenin sızısını...

“Gördüğüm şey beni kör ediyor. Duyduğum şey beni sağır ediyor. Bildiğim şey beni cahilleştiriyor. Biliyor olarak ve bildiğim kadar bilmiyorum” diyor ‘Monsieur Teste’de Paul Valery.

Her an yeni bir insanız. Daha iyi ya da daha kötü olmaktan çok daha başka bir insan... Silinebilir mürekkeple yazılan bir yazı gibi aslında bu yönüyle hayatımız. Hafızamız olmasa parçayı bütüne bağlayan hiç bir irtibatımız, dolayısıyla da bir yerden bir yere akan bir hikayemiz olmayacak. Hayat dediğimiz şey, aslında o tek ‘an’ın hikaye ile kurduğu o irtibatla anlamını kazanıyor. Hatırlamıyor olsaydık, bir seyirden, bir hikayeden, her şeye derinlik katan bir geçmişten söz edemezdik. Yaşar ve unutur, hayatımızı tek bir anın içinde yaşamaya mahkum olurduk. İşin aslı da öyle zaten! Aslında yaşadığımız her şey bir tek anın içinde... Bize öyle değilmiş hissini veren hatırladıklarımız... Yani hafızamız, yaşadıklarımızdan zihnimizde biriktirdiklerimiz... Bir zihinsel kayıtlamadan söz ediyoruz yani. Biz mi yapıyoruz bunu, komuta ettiğimiz bir kayıt cihazı mı var, bir tuşa mı basıyoruz yaşadıklarımız hatırımızda saklı kalsın diye. Yapmıyoruz bunları... Kendi kendine oluyor, bizim dışımızda yaşanan şeyleri kayıtlayan bir merkezi sistem var. İnsanın yaşıyor olduğuna dair tek kanıtı bu, yani hatırladıkları... Bir film şeridi gibi geçiyor ya hani bazen gözümüzün önünden, işte o! İçimizde yer tutan bir hayalden söz ediyoruz aslında. Bir tek anın bir ucu sonsuza bağlanan hafızasından. Unutmaya bu kadar meyyal yaşarken, ne ile irtibatımızı zayıflattığımızı ara sıra düşünmeliyiz belki de.

“Yazısı silinerek üzerine başka yazı yazılmış parşömen kağıdına benzetiyordum kendimi; aynı kağıt üzerinde, yeni yazılar altından çok daha değerli bir metni keşfeden bilginin sevincini tadıyordum. Neydi bu gizlenmiş metin? Okumak için, her şeyden önce son günlerde yazılmış metinleri silmek gerekmiyor muydu?” diye soruyor Andre Gide, ‘Ahlaksız’ ismini verdiği kitabında.

Bütün bunlardan sonra noktanın cümlenin başına mı, yoksa sonuna mı konduğunu bir daha düşünmek gerekmez mi?

Google+ WhatsApp