Yeni köylüler

Yeni köylüler


Eskiden kırsal alanda yaşayanlar için şehir hayatı ulaşılmaz bir rüya gibiydi. İnsanlar bir yolunu bulup köyden uzaklaşıp, şehirde yeni bir hayat kurabilmek için çareler ararlardı. Köy hayatı oldukça yorucuydu ve insanlar ihtiyaçlarını karşılayabilmek için toprağı işlemek ve hayvan beslemek zorundaydılar. Şehirli insan iki çocuğa bakmakta dahi zorlanırken köyde yaşayan kişi geniş bir ailenin, yüz koyunun ve bir bahçenin sorumluluğunu üstleniyordu ki, bu oldukça yorucu bir işti. O zamanlar insanlar şehri kolay ve konforlu bir hayat olarak tahayyül eder ve köyü terk etmenin yollarını ararlardı. Ancak kapitalist sistemin istilasına uğrayan şehirler yaşanmaz hale gelince insanlar, köylere taşınarak burada daha sağlıklı bir hayat sürebileceklerine inandılar. Kentlerde yaşanan hayat pahalılığı, hava kirliliği, olumsuz hayat şartları ve ruhsal ve fiziki sorunların artması insanları yeni arayışlara sürükledi ve köy hayatı alternatif bir çözüm olarak görüldü.

 

Şehrin boğucu atmosferinden bunalan birçok insan emeklilikten sonra şehre veda edip köye taşındı ve bu kişiler ağaçla, toprakla ünsiyet kurmaya çalıştılar. Fakat yeni duruma uyum sağlamak sanıldığı kadar kolay olmadı ve insanlar toprağın, havanın ve ağacın dilini çözmeye çalıştılar. Tabiatla iç içe olan köy, kentlerin sahip olduğu aktivitelere, sosyal ortamlara ve haraketliliğe sahip değildi ve insanlar bu boşluğu doldurabilmek için çareler aradılar. Gerçi teknolojinin girmediği hiçbir alan yoktu ama bu durum insanların uyum sürecini kolaylaştırabilecek miydi?

 

İnsan sahip olduğu şeyin değerini kaybedince anlıyor ne garip değil mi? Toprağın, gök kubbenin ve içimize serinlik veren ağaçların hayatımız için bu kadar önem taşıdığının farkında değildik. Maddi konfor açısından her türlü imkâna sahip olan gelişmiş kentlerde hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağımızı düşünmüştük. Fakat hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmadı ve işle ev arasında savrulurken, iç dünyamızın yavaş yavaş çoraklaştığını ve neşemizi kaybetmeye başladığımızı fark ettik. Ağacın serinliğine, gökyüzünün berraklığına, suyun aydınlığına ihtiyaç duymaya başladık. Seslerin birbirine karıştığı caddelerin kıyılarına ağaçlar diktik, tükettiğimiz bitkileri evlerimizde yetiştirmeye çalıştık, küçük fırsatları değerlendirerek kendimizi şehrin dışına attık ve bir ağacın altında gölgelenerek rahatlamaya çalıştık. Ama o kadar yorgun düşmüştük ki, günü birlik kaçışlar fayda getirmiyordu.

 

Şehrin havasını soluyan ağaçlar insanla aynı kaderi paylaşıyor ve yüzümüze soluk gözlerle bakıyordu. Kırsal kesimde yüzlerce sürünün güvenliğini sağlayan köpekler şehirli insanın örselenmiş duygularını tamir için kullandığı bir araca dönüşmüştü. Sosyal aktiviteleri ve sunduğu cafcaflı hayatlar ile zihnimizde önemli bir yere sahip olan kent hayatı önemini kaybetmiş ve katledilen değerlerin mezarlığına dönüşmüştü. İnsan bu karmaşık ortamdan uzaklaşarak ağacın, toprağın, suyun kaynağına ulaşmak ve kaybettiği değerleri yeniden kazanmak istiyordu. Ama yolun sonunun nereye çıkacağını o da bilmiyordu.

Google+ WhatsApp