Yeni insan, eski giysiler

Yeni insan, eski giysiler


Hayatımızın gözle görülmeyen bir duvarında bir ilan panosu var sanki. Üstüne kayıp ilanlarımızı yapıştırdığımız bir pano... Görünür hale gelmesini istemediğimiz ama unutulup gitmesine de içimizin pek razı olmadığı kayıplarımızı o panoya iliştiriyoruz sanki sessizce. Artık eskisi kadar içten hissedemediğimiz duygular orada. Anlamayı eskisi kadar beceremediğimiz insanlar... Geri döndürme kudretinde olmadığımız güzel zamanlar... Hikayemizin artık koyacak yer bulamadığımız küçük parçaları, canlılığını yitiren ayrıntıları... Bazı sözler, gelip bizi artık yerimizde bulamayan bazı dokunaklı ifadeler... İnsan, her şey gözü önünde olduğu halde sıkı sıkı tutamıyor elinden kayıp giden şeyleri. Eskiyen, modası geçen, küçülen, evlerde, dolaplarda, çekmecelerde artık kendilerine yer bulunamayan eski giysiler gibi hayatımızdaki bazı şeyler... Ne kadar çok seviyor olursak olalım, vazgeçmekte ne kadar zorlanıyor olursak olalım gözden çıkarmak zorunda kalıyoruz onları. İçimizi acıtsa da bu böyle! Böyle, çünkü bir yer bulamıyoruz onlara artık hayatımızda.

“Bir şeyleri geride bırakırken” dedi tedirgin bir halde yanındakine, “yeni bir şeylere başlayamayıp ortada kalacağım diye korkuyorum son zamanlarda”

Arayıp yerinde bulamadığımız şeyler, belki de arayıp bizi yerimizde bulamayan şeyler aynı zamanda.

“Gözyaşları kuruyor. Sevinçleri, umutları, varsa kıskançlıkları, hınçları dökülüyor patır patır. Bunca yıl yanında taşıdığı özlemleri, kaçışları, sessizlikleri bedeninden yatağa, yataktan da yere dökülüyor. Yetmiş dört yıldır kurduğu ev dökülüyor. Çatısı, bacası, sıvası, tuğlaları. Her şey tanımsız hale geliyor. Doldurduğu alan eriyor. Akşam çayını içtiği köşesi, ayakkabılarının ve gömleklerinin içi boşalıyor bugün” diye yazmış Ali Işık, ‘Bekleme Salonu’ kitabında.

Her zaman değilse bile bazen, bir adım geri çekilip hayata bir adım uzaktan, soğukkanlılığa elveren bir mesafeden bakabilmek gerekiyor belki de. Şurada kopan bir şeyin burada başka bir şeye bağlandığını, oradaki bir parçalanmanın burada bir şeyleri bütünlediğini, şuradan eksilen bir parçanın buradaki noksanı tamam hale getirdiğini görebilecek bir mesafeden... Yaşamak kendi hararetini yanında getiren bir şey; eyvallah! Kurtulmak kolay değil o sıcak akıntının dışına çıkmak insan için, insanlar için... Yine de her şeyin anlamını bulabilmek için, her şeyi birbirine dokunan yerleriyle birlikte görebilmeyi başarabilmemiz gerekiyor sanki biraz.

Milorad Paviç’in engin iç hikayelerle dolu kitabı ‘Hazar Sözlüğü’nden birkaç ilham verici satırı birlikte okuyalım: “Uzun yıllar önce, çocukken, bir çayırda iki kelebeğin çarpıştığına şahit oldum. Bir kanattan diğerine renkli tozdan benekler uçtu. Kelebekler uçup gitti ve ben bütün bunları unuttum. Dün yolda gelirken adamın biri beni başka biriyle karıştırdı ve bana kılıç salladı. Yolculuğuna devam etmeden önce, kanayan yanağımdan kan değil, kelebek tozu çıktığını gördüm...” (Kadir Daniş’in eserin hakkını veren incelikli çevirisi esaslı bir teşekkürü hak ediyor, bunu da söylemeden geçmeyelim)

Kaybettiklerini alt alta yazarak toplayan ve bu sayede o günün en çok kazananı olan insanlar da var.

“Şu cümleyi bitirdiğim yerde” dedi beyaz saçlı adam, “beni dibi görünmeyen bir uçurumun beklemediğinden nasıl emin olabilirim!”

Google+ WhatsApp