Yaşamaya mani olan ne?

Yaşamaya mani olan ne?


“Her şeye endişelenip durmaktan çok yoruldum” dedi parkta yürüyen iki kişiden biri. “Belki de asıl endişelenmemiz gereken şey bu!” diye karşılık verdi buna yanındaki.

 

Her şeyden korkar, her şeyden endişe eder hale geldik. Garip bir şekilde, bizim endişelerimiz arttıkça endişe edilecek şeylerin sayısı da artıyor. Endişe hayatın bütün köşelerini ele geçirmiş durumda sanki. Bir endişeden diğerine savrulup duruyoruz. Bu neyin işareti? Neden bu kadar endişeliyiz? Kaybetmekten korktuğumuz şeyler bulunduğu için olmalı. Nedir onlar? Canımız, sağlığımız, sevdiklerimiz, malımız mülkümüz, unvan ve makamlarımız, gençliğimiz, şöhretimiz, cazibemiz ve saire... Tersten bakarsak sahip olma konusunda haddi biraz aştığımızı da düşünebiliriz rahatlıkla. Dünyanın bize kalmayacağını, her fani şey gibi elimizden kayıp gideceğini biliyoruz. Eskiler bize dünyaya çok alışmamamızı, hele kök salmaya hiç kalkışmamamızı öğütler dururdu. Dünya öyle baş döndürücü bir yer haline geldi ki, unuttuk kulağımıza küpe yapmamız gereken bütün o nasihatleri. Bugün kaybedeceğiz diye endişelere gark olduğumuz şeylerin aslında tabiatları gereği gelip geçeceğini, sonsuza dek bize yar olmayacağını zaten biliyoruz. Ne oluyor o halde? Hafızamızda zaten kayıtlı bu hakikati bize unutturan ne? Kardan adamı evin içine getirip hiç erimemesini mi bekliyoruz. Eriyecek o, tabiatı böyle. Dünyanın hakiki yüzünü kendimizden perdelemek üzere nice oyunlar icat ettik, ettiler. Şimdi bu oyuna, bir oyun olduğunu bile bile kanmamızı, inanmamızı istiyorlar. Biz de kandık, kanacağız. Öyle ki, oyunu bozacak herhangi bir şey, kanatlarında hakikate işaretler taşıyor olsa bile, endişelendiriyor, korkutuyor bizi. Korkutuyor, çünkü uzun bir vakittir fanilik duygusunu içimizde tutmakta zorlanıyor, teslimiyetin tevekkül şefkatiyle uzanan ellerine bırakamıyoruz kendimizi.

 

“Eğer insan yalnızca ‘sahip olduğu şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Böylece yaşamı yanlış kurmanın sonucunda ortaya yenilmiş, moralsiz, yıkık ve acınacak bir insan çıkar. ‘Olmak’ kavramında ise sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim ‘olmak’ tarafından belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdüleri kendi içimde bulurum” diyor Erich Fromm, ‘Sahip Olmak ya da Olmak’ isimli kitabında.

 

Mutluluğun dışımızdan gelen bir şey olduğuna inandığımız ya da inandırıldığımız için maruz kalma ihtimalimiz olan her şey bizi tedirgin ediyor, ürkütüyor. Mutluluğu içinde bulanlar içinse dışarıdan gelebilecek bütün tehlikeler biraz sabır, biraz tevekkül, biraz dirayetle atlatılabilir şeyler... Acılar, felaketler, ayrılıklar, kayıplar, kederler, canımızı yaksa ve kişiliğimizde izler bırakıyor, evet. Ama insanı insan kılan, insanı pişirip hamlıktan, çiğlikten, olmamışlıktan da ancak iz bırakan bu tecrübeler kurtarıyor. Hayatın getirdiği ihtimallere endişeyle, korkuyla bakmayı alışkanlık, hatta bağımlılık haline getiren insan, kendini olgunlaştıracak, pişirecek, dinginleştirecek ‘nimet’lerden kaçırmaya ve saklamaya çalışıyor kendini. Bedeller ödeyeceğiz ve bunlar bize insan olmayı öğretecek. Kötü ihtimallere karşı bütün ömrümüzü içimizdeki endişe sığınaklarında geçirmek, insan olmaktan, hayatı göğüslemekten kaçmak ve kaçınmak, kaybetmekten korktuğumuz şeyleri zaten hiç yaşamamak noktasına getiriyor bizi.

 

“Tamam, bütün kapıları kilitle” dedi beyaz saçlı adam, “ama bil ki o zaman hayat dışarıda kalacak!”

Google+ WhatsApp