Yama tutmaz sökülmeler

Yama tutmaz sökülmeler


Sıradan bir insanın, göründüğü gibi sıradan, küçük, neredeyse ehemmiyetsiz bir hikayesi olur diye düşünülüyor. İri kelimelerle konuşanların, her şeyi biliyormuş havası yayanların, çok hareketli yaşayanların çok daha büyük hikayeleri olduğunun varsayıldığı gibi... Fotoğraflara bakın, öyle olmadığını göreceksiniz. Bakışları bir yerlere dalıp gitmiş yaşlı kadınların mesela, kahkahası yüzünde donup kalmış çocukların, erken gelen yorgunluğu yüzünden harf harf okunabilen orta yaşlı erkeklerin, umudu ancak ellerini kanatırcasına sımsıkı ellerinde tutabileceğine inanan yoksul, yoksun yüzlerin mesela... Bakın fotoğraflardan taşan derin hikayelerine... Şaşaalı, iddialı, değişken, büyük harflerle yaşanmış hayatların boşluğuna, kofluğuna, gürültülü hikayesizliğine nazaran onların anlatacak ne kadar çok şeyi var.

“Ben buyum, beni nasıl görüyorsanız oyum!” diye haykırdı adeta ayaktaki. “Ben değilim, beni gördüğünüz kadar değilim!” diye mırıldandı buna karşılık oturan.

Hayatta usul usul sökülen ne çok şey var. Kimi büyümeye namzet küçük sökükler, kimi çoktan bir uçtan bir uca büyüyüp hayatın tenindeki koca bir kara delik halini almış. Farkında mıyız acaba hayatımızda bize endişe vermesi gereken bir şeyler olduğunun? Bir şeylerin uzun zamandır ters gittiğinin, yanlış tarafa yürüdüğünün? Yaşadıklarımızın, hikayelerimizin hassas dokusunda onarılması zor gedikler açtığının, birbirine iliştirdiğimiz şeyleri tutan dikişleri attırdığının? Farkında mıyız içten içe kemirildiğimizin, azaltılıp eksiltildiğimizin?

“Hırsla yalan söyleniyordu, düş ötesi, gülünç ve saçmalık ötesi, gazetelerde, havada, karada, denizde. Herkes işin içindeydi. En kuyruklu yalanı kim söyleyecek diye yarışıyorlardı. Kısa süre sonra kentte gerçek diye bir şey kalmadı” diyor ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ kitabında Louis Ferdinand Celine.

Hiçbir zaman, hiçbir devirde, imajları gerçeklerin yerine koymakta bu kadar hevesli olmamıştık. Yalanları gerçeklerine yerine koymakta, kafamızdan uydurduğumuz bir dünyaya kendimizi inandırmaya bu kadar yatkın olmamıştık. Kendimizi kandırmak için oynadığımız oyunlarda bu kadar muhteris olmamıştık. İçten içe ne yaptığımızı bilip dururken; kendimizi aslı, esası, muhtevası, derinliği olmayan bir hayata peşkeş çekmekte bu kadar bu kadar hevesli olmamıştık.

Bir de şunu düşünün; içi gerçekle kamaşacak diye hayatının tenine dokunamayan bir insan ne hisseder?

Kafa karıştıracak sorular soruyor Arthur Rimbaud, bir şiirinde: “Peki ama, gerçeği görebilir mi İnsan?/ Gördüm: İnanıyorum diyebilir mi İnsan? Ya düşler düşüncenin sesinden güçlü ise?/ Çok kısaysa yaşam, insan erken geldiyse?”

Gözleri bir yerlere dalıp giden insanlar bizimle aynı mekanı, ortamı, yeri paylaşıyor olsalar bile o an yanımızda değiller. Peki neredeler? Bakışları bizim gördüğümüz dünyanın ötesine geçtiğinde nereye gidiyorlar? Ve yanımıza geri gelirken neden istemsizce sıçrıyorlar? Nereden nereye geçiyorlar? Onları o dalıp gittikleri yere çeken ne? Ve neden kolayca geri bırakmıyor?

“Bazen her şeyi durdurup” dedi beyaz saçlı adam, “o an içimden geçmekte olan herhangi bir otobüse binmeyi şiddetle istiyorum!”

Google+ WhatsApp