Yalnızlık Resullere Çok Yakışıyor

Yalnızlık Resullere Çok Yakışıyor


Mukaddes Tuva01 · YALNIZLIK RESULLERE ÇOK YAKIŞIYOR

 

Rivayetleri Kur’an’ı anlamada bir ölçü olarak kabul etmesek bile siyer okuyoruz. Hem de rivayetleri alabildiğine savunanlardan çok daha fazla. 

 

Siyerde anlatılan olayların bir hakikati var mıdır? Hakikati olsa bile eklenmeden, çıkarılmadan bize kadar ulaşmış mıdır? Hadiseyi nakleden ilk râviler yani görgü şahitleri gördüklerini veya duyduklarını doğru okumuşlar mıdır, doğru anlamışlar mıdır? gibi soruları bir kenara bırakarak meseleye yaklaşacak olursak siyer eliyle etkileyici bir yaşam öyküsü oluşturulmuştur. Bu öyle bir hikayedir ki hangi ahlak ve tıynete sahip olursa olsun okuyan ya da dinleyen kendisiyle özdeşleştirdiği, kendisine yakın bulduğu ve en çok etkilendiği kısımları bulabilmektedir. Tabi ki her bir kişi aynı olaya kendi penceresinden bakmakta ve aynı olay farklı tarafları, farklı insanları etkilemektedir. Hatta kişilerin siyerden etkilendikleri yerler o kişinin ahlakını ve anlayışını bile ele vermektedir. Kimini vadi dolusu ganimeti cömertçe dağıtan resul etkilemektedir. Kimisini Ebu Kubeys tepesinden müşriklere seslenen resul etkilemektedir. Kimisini Dârülerkam’da gizli örgütlenmenin planını yapan resul etkilemektedir. Kimisini Tebuk seferindeki ordusunu doyurmak için mucizevi bir şekilde yiyecekleri çoğaltan, mucizevi bir şekilde parmaklarından şarıl şarıl buz gibi sular akıtan resul etkilemektedir. Kimisini Akabe biatlarında komşu şehirden gelenlerle ittifak yapan resul etkilemektedir. Kimisini Hayber’de kendisine kurulan tuzağı bozan resul etkilemektedir. Kimisini ayakkabısını kendi tamir eden, elbisesindeki söküğü kendi diken, ateş yakmak için odun toplayan resul etkilemektedir. 

 

Dedim ya herkesi bir şey etkilemektedir. Beni etkileyen resul ise şudur: Uhud Savaşı’nın kanlı meydanında, atılan taşlardan dolayı dudaklarından kan akan, miğferinin kenarı şakağına batmış, vücuduna değen mızrak, sopa, taş ve kılıç darbelerinden dolayı tâkati kesildiğinden dolayı dizlerinin üzerine çökmüş, öldürülen Musab’ı ona benzettikleri için “Muhammed’i öldürdük!” şeklinde savaş meydanında bir o yana bir bu yana sevinç çığlıkları atan müşrik ordusuna bakan ve etrafında tek bir Allah’ın kulunun kalmadığı, Kab b. Malik’in gözlerinden tanıdığı ve tam “Resul ölmedi!” diye bağıracakken parmağını dudaklarına götürüp “Sus!” işareti yapan resul etkiler. 

 

Haklarında sayfalara sığmayan kahramanlık destanları yazılanların Huneyn gününde çil yavrusu gibi dağılmalarından dolayı etrafında birkaç kadından başka kimsenin kalmadığı ve “Ben yalancı değilim!” diye bağıran resul etkiler. 

 

Gatafân kabilelerinin lideri Uyeyne b. Hısn ile yemek yerken yüzü sivilceli, burnu kocaman, kulakları kepçe, ağzı bozuk adamın, karısı Aişe’yi gördüğünde “Oo, şu reyhana bak... Ey Muhammed bu reyhanı bana ver, biraz da ben koklayayım, ben de benimkilerden sana veririm.” dediğinde yutkunan, Uyeyne b. Hısn gittikten sonra Aişe’nin “Ey Allah’ın resulü, bunlara niye sabrediyorsun?” demesi üzerine iki elini iki yana açarak “Ne yapayım!” dercesine bir jest yapan resul etkiler. 

 

Kızının kucağında son nefesini verirken “Baban bir daha acı çekmeyecek.” diyen resul etkiler. 

 

Galip gelinen savaşlarda insanların meydana yığılan ganimetlere adeta akbabalar gibi üşüştüğünde gözlerini yere diken bir resul etkiler. 

 

Mekke’nin fethinde “Akîl bize ev mi bıraktı ki!” diyerek çadırını eşinin mezarı üstüne kuran resul etkiler. 

 

Ben “yalnızlığın” kendisine bu kadar yakıştığı birilerini görmedim, duymadım, bilmiyorum. Yalnızlık resullere çok yakışıyor. 

 

Musa kendisini annesinden, kimliğinden, kişiliğinden eden Firavun sarayında büyümüştür. Annesine “Anne!” diyemediği bir sarayda. “Ben Esbat soyuyum.” diyemediği bir sarayda. Şu veya bu sebepten dolayı baş edemediği bu lanetlik anlayıştan kaçmıştır. Uzun süre ta bebekliğinden bu yana açılmış derin yaralarını iyileştirmeye uğraşmıştır. Dayandığı bir asaya, önündeki birkaç koyuna kendisini tam 10 yılda razı etmiştir. Firavunun sarayından keçi çobanlığına düşmeyi kendisine kabul ettirmiştir. Mütevazi, silik ve aslında ileride başına gelecekleri yaşamasa kimsenin adını dahi anmayacağı bir hayat. Tam “Bu hayatı içselleştirdim.” derken “Musa, sen Allah’ın resulüsün, Firavuna git ve ona de ki ‘Azgınlığı bırak ve geliş...” Bu görkemli sahne kimileri için göz kamaştırıcı bir dönüşüm, göz kamaştırıcı bir mertebe olarak gelebilir. Ama Musa’nın “Beni değil, kardeşimi görevlendir, beni öldürürler.” gibi sudan bahanelerine bakacak olursak bu sahne Musa için hiç de göz kamaştırıcı olmamış. 

 

Olmazdı da... Çünkü kaçtığı Firavun sarayına tekrar gitmesi demek bin bir çabayla sardığı yaralarının tekrar kanaması demektir. O sarayın kapısından içeri girerken bir zamanlar baba yerine koyduğu firavuna sarılmalarını, onunla aynı sofrada yemek yemelerini, sarayın her köşesine sinmiş çocukluk ve gençlik anılarını gömdüğü mezardan tekrar çıkarmak zorunda kalacaktır. 

 

Musa, o saraya Firavun ile hesaplaşmak için mi yoksa dehşetengiz bir aldatmacanın gölgesinde yaşadığı yıllarla hesaplaşmak için mi gitmiştir, bu ikisi birbirine karışacaktır. 

 

Herkes onu Firavun sarayında ejderhaya dönüşen asası ile hafızasına kazıyacaktır ama bizzat Musa’nın hafızasındaki Musa, annesine doya doya “Anne!” diyemeyen bir çocuk olarak çoktan kazınmıştır. Bunu nasıl sökebilir ki? 

 

Musa, Firavun sarayından kendisine bulaşan kirleri gidermenin derdindedir. Ne Firavun ne de İsrailoğulları onun içini kanatan yara değildir. 

 

O, insanı insanlığından eden sistemin merkezinde büyümüştür. İnsanı insanlığından eden sistemlerin üretildiği merkezde. Musa o sistemin ilmek ilmek örülmesine hem şahit olmuş hem de katkı sağlamıştır. 

 

İşte bu Musa, milyonlar içinde yalnız gezen bir Musa’dır. Herkes onun asasına hayranlık duyarken o bir zamanlar ekmek yediği sofraya hınç duymuştur. Herkes onun YED-İ BEYZA’sına hayran olurken o, o ellerle bir zamanlar Firavunun ellerini tutmanın utancını tekrar tekrar yaşamıştır. 

 

Yalnızlık resullere çok yakışıyor. Denizi yaran Musa’nın ardında bir İsrailoğlu olsaydık hemen yanı başımızda dağları yürüten bir adamın olduğuna inanırdık. Biz inanırdık ama Musa’nın bizzat kendisinin kendisine “denizleri yaran adam” gözüyle bakmadığı kesindir. 

 

Musa için o yarılan denizde boğulan Firavun ve ordusu değildir. Musa için o denizde işte o Firavunla ve ordusuyla biriktirdiği anılar boğulmuştur. Çünkü boğulmak üzereyken “Ben de inanıyorum!” diyen kişi bizim için Firavundur ama o, Musa için bir zamanlar ekmeğini yediği, evinde büyüdüğü, elbisesini giydiği ve kendisini annesinden mahrum eden adamdır. 

 

Musa gözüyle Musa’ya elbette bakamayız, baksak bile elbette göremeyiz ama anlatılanlardan o gözlerin neyi nasıl gördüğünü anlayabiliriz. “Resul olan Musa’nın içinde Firavun sarayında büyümüş olmanın esâmesi kalmadı.” dersek bu yalan olur. 

 

Kendisine “Firavuna git!” dendiğinde “Ama beni öldürürler.” cevabını verdiğinde “Ölümden tırstığı için böyle söyledi.” dersek bu yalan olur. 

 

O Musa da olsa yalnız bir adamdır ve yalnızlık ona çok yakışıyor... 

 

Vesselâm. 

Google+ WhatsApp