Yakıcı Sorgulamalar

Yakıcı Sorgulamalar


Toplumlarımızda, içerisinde yaşamakta olduğumuz toplumda da, sömürgeci-seküler epistemik tahakküme İslami cevaplar verme iradesine sahip olmayan popülist sayılarkalabalıklar, bu olumsuz-katlanılamaz şartlar içerisinde, söylem düzeyinde, sürekli olarak medeniyet tahayyül ve tasavvurları üretmek gibi tuhaflıklar da sergileyebiliyor.

 

Geleneksel cemaat/iktidar yapıları, geleneksel aidiyet, sadakat, bağlılık ve itaat biçimleri; yanlış bilinç temelinde meşrulaştırıldıkları için, bu meşruiyet biçimleri, İslam toplumlarında bireysel bilinci, eleştirel bilinci ve bağımsız bilinci tümüyle imha ediyor.

 

Bu nedenledir ki; Türkiye örneğinde takip edilebileceği üzere, toplumlarımızda kimi dönemlerde, ideolojik uyuşturucular, kimi dönemlerde de geleneksel/muhafazakâr uyuşturucular, içerisinde bulunduğumuz dönemde de, politik uyuşturucular yoluyla, politik kabadayılıklar yoluyla, bütün bir toplum; büyük ahlaki yenilgiler, büyük ahlaki kötülükler pahasına bütün niteliklerin ve bilgeliklerin çürümesi pahasına, hakikatten vazgeçme pahasına, politik başarı ve tahakkümün sürdürülmesi sürecine dahil edilebiliyor.

 

Sözünü ettiğimiz ideolojik/geleneksel/politik bütün uyuşturucular, ilgili toplumları eleştirel dikkat’e yabancılaştırdıkları için bu toplumlar hiç bir zaman gerçeği/hakikati bütün boyutlarıyla algılayamıyor. İdeolojik popülizmler, din’i ve politik popülizmler aracılığıyla, İslam toplumlarının nasıl düşüncesizleştirilebildikleri, hem yakın geçmişin, hem de günümüz tarihinin bir bütünlük içerisinde bütün boyutlarıyla analiz edilmesiyle somut olarak görülebilir.

 

İslam toplumları, direniş ve muhalefet imkânı bırakmayacak şekilde düşüncesizleştirilerek denetim altına alındığı, alınabildiği için, insanlık dışı modern sömürgecilik, modern ideolojik dilin/söylemin/yorumun himayesi altında, bugün Ortadoğu’da İsrail tarafından pervasızca sürdürülebiliyor. Bu sömürgecilik, bugün, bütün Ortadoğu’da, başta Mısır olmak üzere, her ülkede, ne kadar, hangi bağlamda, ne zaman ve hangi ölçüde İslam/İslamileşme olacağına karar verebiliyor.

 

İslam dünyası toplumları-kültürleri, bugün karşı karşıya bulundukları ağır/derin/yapısal krizler sebebiyle, yakıcı sorgulamalar yapmaları gerekirken; dondurulmuş geleneksel çerçevelerin ve bilinçten arındırılmış bir din algısının baskısı sebebiyle, bu sorgulamaları yapamıyor, bu tür sorgulamalara ihtiyaç duymuyor, kriz’leri, bilinçsizliği biriktiriyor. Bugün toplumlarımızda, bilinçten arındırılmış bir din algısı-telakkisi etkili olduğu için, muhafazakâr-din’dar kesimler büyük bir heyecanla, politik popülizme, politik oportünizme hizmet veriyor, partizanlıkları ödüllendirmek üzere, her türlü niteliksizleştirmeyi göze alabiliyor.

 

Her tür popülizm, ideolojik ve din’i ya da politik popülizm, toplumlarımızı sınırsız bir niteliksizliğe mahkûm ederken, kitleleri de hissizleştiriyor. Hissizleştirilebilen toplumlarda, din’i -İslam’ı, fütursuzca istismar tekelini elinde tutan unsurlar, aynı zamanda din’i-İslam’ı savunma tekelini de elinde tutabiliyor. İslam toplumlarında, Müslüman aydınların-düşünürlerin-bilginlerin vb., taşralı politik kadroların ucuz/bayağı/kaba iktidar ihtirasları doğrultusunda aziz ve mükerrem İslam’ı araçsallaştırmaları/şeyleştirmeleri, politik propoganda dilinin sınırları içerisine hapsetmeleri karşısında sessiz kalmaları, kamusal müdahale sorumluluğunu, iyiliği tavsiye, kötülükten men etme sorumluluğunu yerine getirmemeleri büyük bir ihanetin yansımasıdır.

 

Dünyanın, entelektüel anlamda kendilerinden ibaret olduğuna inanan, sınırsız narsisizmle malûl düşünürlerin, din’i ve politik liderlerin, kendilerini takip eden hissizleştirilmiş/düşüncesizleştirilmiş kitlelerin ufkunu, kendi bencillikleriyle/ narsisizmleriyle kapatmaları benzer bir ihanetin ifadesidir. Bugünün otoriter popülizmi, içerisinde yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere, toplumun eleştirel/muhalif kesimlerinden vazgeçilebileceğini kanıtlayan tecavüzkâr bir popülizme dönüşebiliyor.

 

Varoluşsal bütün değerleri, anlamları, inançları, politik çıkarlar doğrultusunda insafsızca istismar eden, sömüren bir zihniyet, hiçliğin uçurumuna sürüklendiği için böyle hareket eder. Bir toplumda politik ihtiraslar sınırsız hale gelince, duyarsızlaşma ve ikiyüzlülük de sınırsız hale gelir. Hangi toplumda olursa olsun popülist politik dil-kültür, varoluşsal gündemi hiç bir şekilde algılayamaz. Sorunlu ve patolojik bir nostalji, konformist bir geçmiş-gelenek algısı, tarihsel-varoluşsal farkındalıklara geçit vermez. Tarihsel-varoluşsal farkındalıklar, politik propoganda ürünü kaba/bayağı ikili karşıtlıkları aşan kuşatıcı, ahlaki/insani yaklaşımlarla gerçekleştirilebilir. İkili karşıtlıklar, otoriter/popülist siyasetlere can verir, hayat verir.

 

Otoriter /popülist siyasetler, toplumsal mutabakata-müzakereye hiç bir şekilde ihtiyaç duymazlar. Müslümanlar olarak bireysel-eleştirel-bağımsız bir bilinç, sorumluluk ve farkındalığa sahip olmadığımız takdirde; geleneksel konformizme, yerli-milli konformizme mahkûmiyetimiz ilânihâye devam edebilir. Bugün, bireysel-eleştirel-bağımsız bir bilince sahip olmayan muhafazakâr din’dar kesimler, bir yanda, emperyalist/sömürgeci söylem/ yorum tarafından tahakküm nesnesi haline getirilmelerine isyan ederken; bir diğer yanda, kendi toplumlarında, temsil ettikleri politik partizanlık diliyle, muhalif-eleştirel kesimleri sorumsuzca ve aşağılayarak tahakküm nesnesi haline getirmeye çalışıyor.

 

Tarih yaklaşımını duygusallıklar ve hamaset yoluyla edinen muhafazakâr-din’dar kesimler, kendilerini büyük bir iftiharla Osmanlı’ya nisbet ederlerken, Osmanlı döneminde farklı-eleştirel unsurlara karşı müzakereci-müsamahakâr bir devlet-siyaset anlayışı uygulandığını görmüyor.

 

Bireysel-eleştirel-bağımsız bir bilince ve farkındalığa sahip olmayan, muhafazakâr/ din’dar/sağcı/milliyetçi kesimler, ideolojik bilgi, ideolojik yorum-tarih ve kültür temelinde, sistematik bir biçimde sürdürülen, sürdürülebilen epistemolojik saldırılar/dayatmalar ve tahakkümü hiç mi hiç görmüyor, bu saldırıları/dayatma ve tahakkümü hissetmediği için, bunlarla yüzleşmeye de cesaret edemiyor, bu saldırılara/dayatmaya nasıl cevap verilebileceğini, bu saldırılara hangi kadroların cevap verebileceğini bilmiyor ve epistemik saldırıları içselleştirmeye devam ediyor.

 

Toplumlarımızda, içerisinde yaşamakta olduğumuz toplumda da, sömürgeci-seküler epistemik tahakküme İslami cevaplar verme iradesine sahip olmayan popülist sayılar-kalabalıklar, bu olumsuz-katlanılamaz şartlar içerisinde, söylem düzeyinde, sürekli olarak medeniyet tahayyül ve tasavvurları üretmek gibi tuhaflıklar da sergileyebiliyor.

 

Epistemik özgürlük/bağımsızlık olmadan, nasıl İslamcılık/ siyasal İslamcılık yapılabileceğini muhafazakâr/ din’dar kesimler bilmediği gibi, sol-seküler kesimler de bilmiyor. Sözünü ettiğim bütün bu kesimler Bugün, Müslümanlar olarak, içerisinde bulunduğumuz entelektüel yalnızlığı aşmak üzere, yeni bir bilinç haritası üzerinde çalışmak, bunun için de, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz çağ’a hitap eden bir dil-düşünce-kültür-felsefe-estetik üretmek zorundayız.

 

Avrupa’da toplumsal bir icat olan, sekülerin Batı dışına, özellikle de Türkiye’ye bir ideoloji olarak, sekülerizm biçiminde ihraç edildiğini de bilmiyor, fark etmiyor.

 

Modern zamanlara kadar İslam’ın evrenselliği tarihin gündemindeydi. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı etkisinden arındırılarak, Oryantalist bir tarih yaklaşımının ve dünya görüşünün etki alanı içerisine girdi.

 

Oryantalist dünya görüşünün, oryantalist algıların baskısı ve belirleyiciliği yoluyla İslam, evrensel ve siyasal misyonundan uzaklaştırılarak yerli-milli bir folklore dönüştürüldü. Bugün, Türkiye’de, İslami-Kur’ani araştırmalar, somut bir siyasal model içermeyecek bir çerçeve içerisinde sürdürülüyor. Batılı yorumun belirleyici olduğu tek yanlı bir tarih yaklaşımı, Çin’in Batıyla rekabet etmeye başlamasıyla birlikte, Batı merkezli dünya tarihinin sonuna gelindiği izlenimine yol açtı.

 

Ancak, bu konuda, Batılı seküler yorumun küresel iktidarının sürdüğü, sürdürüldüğü her nasılsa unutuldu. Bugün, Müslümanlar olarak, içerisinde bulunduğumuz entelektüel yalnızlığı aşmak üzere, yeni bir bilinç haritası üzerinde çalışmak, bunun için de, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz çağ’a hitap eden bir dil-düşünce-kültür-felsefe-estetik üretmek zorundayız. Bugün, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, küresel piyasa sistemi, ulus-devlet sınırlarını ve kutsallarını aşındırır, göreli hale getirirken; İslami ufuk/bilinç/irade/farkındalık/ sorumluluk bu sınırları ve kutsalları aşamıyor, tartışma konusu yapamıyor, göreli hale getiremiyor.

 

Günümüzde, İslami bütünlüğün, bağımsızlığın temsilini ulus-devlet gerçekliği imkânsız kılıyor.

 

İslam ulus-devlet sınırları ve kültürü içerisine hapsedildiği için, şehir ve kültür medeniyeti olan İslam, bugün, Müslümanlarca, popülist propaganda dili aracılığıyla taşralılaştırılıyor. Bu nedenle bugün, farklı inanç-düşünce ve yorumları dışlayan propagandacı-popülist bir kültür oluştu. Büyük sanat, edebiyat, hikmet, felsefe, estetik eserler üretemeyen popülist bir kültürün, hiç bir biçimde medeniyet üretemeyeceğini anlamak gerekir. Hangi gerekçeye dayalı olarak yapılmış olursa olsun, her tür kitleselleştirme girişimi, bireysel üretkenliği bütünüyle yok eder.

 

Hamaset/ popülizm ve duygusallıklar yoluyla kitleselleştirilen toplumlarda, Türkiye’de de, görülebileceği üzere, entelektüel-kültürel özneler yetişmez, yetiştirilemez. Tarihe yeniden girebilmek için, büyük anlam ve bilgelik yoğunlukları temelinde, varoluşsal meselelerle ilgili içerik-etkinlik üretmek gerekir. Bunun için, hayat tarzımızı İslami anlamlar doğrultusunda radikal bir biçimde değiştirmemiz icabeder. Radikal değişim olmadığı takdirde, radikal çürüme derinleşir. Hangi toplumda olursa olsun, politik oportünizm ilgili toplumları, ahlaki-vicdani alanlara/hassasiyetlere yabancılaştırıyor ve duyarsızlaştırıyor.

 

Ahlaki sorumluluk terk edildiğinde, çıkar ve iktidar mücadeleleri için her tür bayağılık meşru hale geliyor, haksızlıklar normalleşiyor, çıkar ve tahakküm mücadelesi, ancak, haksızlıklar ve adaletsizlikler göze alınarak sürdürülebiliyor. Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, tek yanlılıklar haksızlık, eşitsizlik ve karşıtlık üretiyor. Adalet ve hakkaniyetin çok yanlılıkla sağlanabileceğini hatırlamak gerekiyor. Radikal çürümenin derinleştiği toplumlarda, insanlar, gündelik hayatın maddi baskılarını aşamadıkları, bütün imkânlarını bu baskıları aşmak üzere harcadıkları için varoluşsal meselelere, ilgilere, üretkenliklere tümüyle yabancılaşırlar. Kitlesel yoksullaşma, düşünsel/kültürel/ahlaki yoksullaşmayla birlikte sıradanlaşır.

 

Sözünü ettiğimiz çok yönlü yoksullaşma sebebiyle, bütün bir toplum, kendi sesini-bilincini kaybettiği için, ya ikinci el düşünceler-yorumlar, ya da ideolojik mülahazalarla icad edilen-üretilen ikili karşıtlıklar, önyargılar doğrultusunda savrulur. Propaganda-hamaset yoğunlukları ve bayağılıkları, popülist politik kadroların söyleyebilecekleri anlamlı hiç bir şeye sahip olmadıklarını, bütün ufukları ve umutları da yoksullaştırıldıklarını gösterir. Propoganda ve hamaset yoğunlukları, bir toplumun dikkat yeteneğini, eleştirel dikkat yeteneğini kaybettiğini, dikkat yeteneğini kaybeden bir toplumun hiç bir zaman bütün boyutları göremeyeceğini bilmek-anlamak gerekir.

 

Propaganda ve hamaset yoğunlukları tarafından işgal edilen toplumlar, tek yanlı bir dikkat’e koşullandırılarak, tek yönlü bir dikkat’le malûl hale getirilirler. Propaganda ve hamaset yoğunluğu; içerisinde yaşayarak tecrübe ettiğimiz üzere, dil’i, düşünceyi, anlamı, tefekkürü yozlaştırır ve kirletir.

 

Kaynak: İktibas Dergisi

Google+ WhatsApp