Yaban nanesi

Yaban nanesi


Çocuk, tabiatın bütün renklerini taşıyan bir köy evinde dünyaya gelmiş ve toprağın sahip olduğu zenginlikleri burada tanımıştı. Çocuk geniş ailenin bütün kazanımlarına sahipti ancak onu adeta mercek altına alan ve attığı her adımda uyarı sinyalleri gönderen babaanneyle başa çıkamıyordu. Babaanne otoritesi ve aşırı kısıtlamaları ile çocuğun tabiatla ve kendisiyle kurduğu bağı baltalıyordu.

 

Babaanne altı çocuğunu bahçesinde yetiştirdiği ürünleri satarak büyütmüştü ve ona göre midesinde ete, kana dönüşmeyecek hiçbir bitkinin önemi yoktu… Babaannenin tabiata ve her biri büyük bir görevi ifa eden bitkileri bakışı bu yönde idi. Onun bu tutumu yüzünden çocuk kuzeninin hediye ettiği çiçeği getirip bahçeye dikememiş, evin hemen yan tarafındaki su arkına bırakmış ve bir süre sonra kaybolduğunu görmüştü.

 

Çocuk çiçekleri çok severdi, yediverenlerin, lalelerin, kır papatyalarının, bahar nergislerinin, gelinciklerin ve doğayı zengin bir tabloya çeviren bütün çiçeklerin ayrı bir yeri vardı onun için. Kuzenleri bahçeye indiğinde papatyalara tek tek dokunur, kıyılarındaki taşları ayıklar ve renklerin birbirine karıştığı tabiatla bir bağ kurardı. Çocuk tabiatı içinde barındırdığı varlıklarla tanımış ve öyle sevmişti.

 

Bir gün su arkının kıyısında bir yaban nanesine rastladı, eğildi ve kokladı sonra aradan küçük bir filiz koparıp eve doğru koşturdu. Çocuk sanki dünyanın en değerli mücevherlerine sahip olmuştu, bütün insanlar peşine düşmüş avucunun içindekini almak için yarışıyorlardı. Çocuk dünyanın en değerli varlığına sahipti… Eve geldiğinde içeri girmeden önce yaban nanesini göğsüne sakladı ve babaannenin görmemesi için avluya geçti. Düşündü… Burada daha fazla tutamazdı yaban nanesini, koşar adımlarla çıktı evden sonra yan taraftaki su arkına geldi ve arkın kıyısında küçük bir alan açıp oraya dikti. Öylesine cılızdı ki yaban nanesi rüzgârın önünde savrulup gidiverecek gibi duruyordu… Çocuk bu küçük filiz ile bir bağ kurdu sonra başını okşadı ve güçlü olmalısın dedi, üzerini bir yaprakla kapattı.

 

Çocuğun içi içine sığmıyordu, bir bitkiyle bağ kurmuş, ona alan açmış ve ihtiyacı olan su ile buluşturmuştu. Babaannenin bu durumdan haberi yoktu, olsaydı söküp atardı, çocuk bunu bildiği için gerekli önlemleri almıştı.

 

Dağların eteğinde hayat, güneşin doğuşu ile başlar ve bütün canlıların müşterek şarkıları ile devam ederdi. Ve çocuk şarkılarını bir başka tonla söylüyordu o günlerde. Oysa erişkinlere göre çocukların mutluluğu pahalı eşyalarla, pahalı oyuncaklarla mümkün olabilirdi. Fakat ihtiyacı olan mutluluğu doğanın kucağında inşa etmişti çocuk. Her sabah kalkıyor yaban nanesini suluyor, onunla sohbet ediyor ve geri dönüyordu. Yılın sonunda yaban nanesi büyümüş hatta yayılmaya başlamıştı. Fakat ne yazık ki çocuk anne-babanın aldığı karara tabi olmuş ve bir Eylül sabahı şehre taşınmışlardı. Şehir hayatına uyum sağlamakta zorlandı çocuk, baba bütün gün çalışıyor ve akşam oyuncaklarla geliyordu ama çocuğun kalbi özgürce koşturduğu dağlarda çarpıyordu.

 

Aradan yıllar geçti, çocuk büyümüş ve üniversiteye başlamıştı. O yaz ailesi ile birlikte çocukluğunun geçtiği toprakları ziyaret etmek istedi, yalnızlığa terk edilen evinin bahçesine geldiğinde hüzünlendi ve o günleri yeniden yaşadı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, topraktan bir tutam alıp kokladı, sonra çocukluğunda özenle baktığı dağ nanesinin bulunduğu noktaya doğru ilerledi. Su arkı hâlâ oradaydı, dağ nanesi koca bir bahçeye dönüşmüştü ve etrafına kokular saçıyordu. Genç neşe ile hüznü aynı anda yaşadı ve olduğu yerde duraksadı ve birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. Anne-baba onu hüzünlendiren şeyin ne olduğunu anlayamamışlardı, hiçbir zaman da anlayacaklardı.

Google+ WhatsApp