Vermek Aslında Almaktır

Vermek Aslında Almaktır


Nörobilimciler yardımlaşmanın bireyin beyninde mutluluk hormonunun salgılanmasına yardımcı olduğunu ve paylaşımın ağırlıklı olduğu toplumlarda ruhsal sorunlara daha az rastlandığını ifade ediyorlar. Geleneksel kültürün baskın olduğu bu toplumlarda bireyler yardımlaşma bilincini çocukluk döneminde ediniyor ve biz duygusuna sahip oluyorlar. Öteki ile ilişkilerini menfaatlerine göre düzenleyen seküler bireyler ise yardımlaşma değerini bir ahmaklık olarak görüyor ve hayatlarını ve hayallerini tek kişilik bir hücreye sığdırarak yalnızlıktan, mutsuzluktan şikâyet etmeye başlıyor. İstedikleri konfora ulaşıyor ve büyük başarılar elde ediyorlar ama kendilerini kapattıkları tek kişilik hücrede sıkışıp derin bir boşluğa düşüyor ve küçük mutluluklar için büyük bedeller ödemeye razı oluyorlar. Mutluluğun ötelerde, ulaşılmaz dağların ardında olduğuna inandıklarından gösterdikleri bütün çabalar boşa gidiyor ve hayattan tat alamaz hale geliyorlar. Oysa mutluluk onların gözden kaçırdıkları, önemsemedikleri, yok saydıkları küçük ayrıntıların içinde gizlidir. Yani iyiliğe dair atılan her adım, sarf edilen her ifade, ikram edilen her şeyde mutluluktan bir eser vardır, kişi yardımlaşma halkasına dâhil olmadan bunu anlayamaz dolayısıyla peşinde koşturduğu mutluluğa da ulaşamaz.

 

Gündelik hayatımızda pek önemsemediğimiz, farkına varmadan yaptığımız alışverişlerimiz, iyiliğe dair eylemlerimiz ve niyetlerimiz huzur ve mutluluk ihtiyacımızı karşılayan bir güce dönüşür ve iyiliğe güdüleniriz. Niyetlerimizde birleşir ve sevgi halkasındaki yerimizi alırız.

 

Allah insanın hayatını bir denge üzerine kurmuştur ki, bu denge ekseninde hareket eden insan ekmeğe suya ihtiyaç duyduğu gibi sevgi ve mutluluğa da ihtiyaç duyar. Ancak insanlık tarihine baktığımızda bireylerin bu dengeyi korumak yerine ifrat/tefrit arasında gidip geldiklerini ve iç huzuruna, mutluluğa uzanan bütün yolları kendi elleriyle tıkadıklarını görmekteyiz.

 

Günümüzde seküler hayat tarzını benimseyen bireyler küçük mutluluklar elde edebilmek için büyük alışverişler yapıyor, araçlarını, yaşadıkları mekânları sık sık değiştirip konforun dozunu artırıyorlar fakat yaşadıkları ruhsal açlık giderek artıyor ve her fırsatta mutluluğa olan özlemlerinden bahsediyorlar. Para ve mülk edinmek elbette ihtiyaçlarımızın karşılanması için önemlidir ancak mülkü bir amaca dönüştürdüğümüzde taşlar yerinden oynuyor ve denge bozuluyor. Yani sahip olduğumuz araçları değerler hanesinden koparıp, kibre, gösterişe çevirmişsek bu araçlar kazanım değil zarara dönüşüyor.

Bir Ramazan ayında yolcu otobüsündeki insanların ezanın sesini işitip birbirlerine hurma uzatmalarını, duada bulunmalarını kimse yadırgamaz, tuhaf karşılamaz. Çünkü iyiliğe dair küçük kırıntılar dahi çekirdeğinde büyük bir öz barındırır ve tüm insanlar o özde buluşurlar.

 

Dinimizin temeli yardımlaşma üzerine kurulmuştur, oruç ise Müslümanların kalplerini yumuşatır, bencilliklerini rehabilite eder ve merhamet duygularını geliştirir. Merhamet insanı diğer varlıklardan ayıran temel değerlerden biridir ve iyiliğin paylaşımı ile gelişir. Güçlü bir kale gibidir merhamet, kalpleri yumuşatarak, menfaatperestliğe, hodbinliğe, vurdumduymazlığa ve bencilleşmeye karşı kalkan olur ve iyiliğin yayılmasını sağlar.

Google+ WhatsApp