Un değirmende, elek duvarda

Un değirmende, elek duvarda


En zor soruların bile cevapları çok basit olsun, kolayca kavranabilsin, ezberlenip tekrar edilebilsin ve bir kere öğrenmekle o konuyla ilgili muhtemel bütün sorulara nihai cevap teşkil edebilsin istiyoruz. Oysa ne insanın ne hayatın tabiatı donukluğa müsait değil; her şey her an değişiyor, dünya her an yeniden kuruluyor, yaşadıklarımızın kompozisyonu sürekli yenileniyor. Bugün çoğumuzun yapmaya çalıştığı gibi statik zihinlerle hayatın dinamik süreçlerini, sonsuz ihtimal barındıran değişkenlerini, bu akış içinde kalıptan kalıba giren duygu ve düşünceleri kavramak, buradan kendini sürekli yenileyen anlamlar çıkartmak ve yenilenmek mümkün değil. Bilmeleri gerektiğine inandıkları her şeyin ellerinin altında ve çok kolay ulaşabilecekleri biçimde olmasını isteyenlerin; hayatı genişletecek ve derinleştirecek şeylerin kendilerini sadece gereken dirayeti göstermeye ve meşakkati göğüslemeye hazır, samimi ve azimli insanlara sunduğu gerçeğini ıskalıyor. Bilmek için bilmeye götürecek yolu bulmak, bulmak için de kalple, zihinle, bütün bir ömürle aramak, bedelinin ne olduğuna bakmadan aramayı göze almak gerekiyor. Bu tarih boyunca hep böyle oldu insanlar için, bugün neden daha farklı olsun?

“Eğer düşünmeyi öğrenmek istiyorsak, her şeyden önce, bu arada yürümeye başladığımız yolun üzerinde bize sıkıntı veren soruları aceleyle görmezden gelmememiz, bilakis, hiçbir icat ile bulunamayacak olan şeyi arayan sorulara yanaşmamız gerekiyor” diye yazmış Martin Heidegger, ‘Düşünmek Ne Demektir?’ ismini verdiği kitabında.

İnsanın özel hayatında yaşadıklarıyla varlığın derin meseleleri arasında aşılmaz uçurumlar olduğu fikrine kapılıyoruz çoğu zaman nedense. Oysa teorik olarak kafa yorulan her şeyin insan hayatında, evet gündelik sıradan şeyler de buna dahil olmak üzere irtibatlı olduğu bir şeyler olmalı mutlaka. İnsana ve hayata ilişkin olarak sorduğumuz en derin soruların muhtemel cevaplarında en yalın haliyle bizim hayatlarımızdan birtakım karşılıklar bulunmalı. Aksi halde, insanın ve hayatın pratiklerinden bağımsız bir tefekkürden söz etmiş oluruz ki, tabiatı icabı böyle bir şey fanteziden ibaret kalır. Evde, sokakta, iş yerinde, metroda, orada, burada pratik olarak yaşamadığımız, tamamen iç dünyamızdan bulun çıkardığımız nice meseleler vardır, eyvallah. Ancak bunların insanın hayatındaki temas noktaları bulunmadan ve bilinmeden her şey afaki söz kalıplarından ibaret kalacaktır kaçınılmaz olarak. İnsan, nasıl sadece sokaktaki insan olmaktan ibaret değilse, insan zihninin meseleleri de sadece iç dünyamızın duvarları arasında kalacak meseleler değildir.

“Hayatımızın bütün soruları, biz yaşadıkça arkamızda bıraktıklarımızı görmemizi engelleyen bir çalı yığını gibi değil mi? Bu yığını kaldırmak bir yana, seyreltmek bile aklımıza gelmiyor” diyor Walter Benjamin, ‘Son Bakışta Aşk’ta.

Bir de şunu düşünün; içinde kendi meraklarını koyacak yer bulamayan bir zihin ne hisseder?

“Bu değirmende un bitmez” dedi meczup, “aç kalmak istemiyorsan indir o eleği duvardan da işe koyul!”

Google+ WhatsApp