Umutları üşüyen çocuklar

Umutları üşüyen çocuklar


Sabah gazetelere göz atarken, Suriyeli iki çocuğun ölüm haberi ile karşılaştım. Hikâyeleri kamplarda yazılan iki bebek donarak hayatlarını kaybetmişler… Kara kış, çadır, çile, yoksulluk, soğukta donarak ölen bebekler ve kulaklarımıza çarpan çığlıklar… Savaşın yıktığı hayatlar ekranlara yansıyan görüntülerden ibaret değil elbette. Biz ölüm kusan bombaların altında neler yaşandığını bilemeyiz… Savaşın acı yüzüne tanık olmuş ve kamplara sığınmış insanların travmalarını ve çileli yolculuklarını uzaktan seyrederek anlayamayız, bu mümkün değil. Kamplarda hayat mücadelesi veren bu insanlar aldıkları her nefeste gurbeti, hüznü, ölümü, yoksulluğu ve çileden örülmüş duvarları görüyor ve kendilerini uzadıkça uzayan zamanın kollarına terk ediyorlar.

 

Bizim çocuklarımız çilenin içinde doğuyor. Babalarının ölümüne şahit oluyor çocuklar,  ellerine tutuşturulan resmi evraklarla karakollara götürülüyor, sorgulanıyor, işkenceye tabi tutuluyor, oyunların engin dünyasında alınıp hücrelere terk ediliyor. Çocukluğu ellerinden alındı onların… Çocuklarımız niçin cezalandırıldıklarını anlamlandıramıyor ve hayatın başında ağır bir sınavla karşılaşıyorlar. Bizim çocuklarımızın kaderi hep aynı, Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Myanmar’da, Irak’ta, Suriye’de ve karanlık güç odaklarının hedef seçtiği her yerde onların masumiyet kokan çığlıkları yankılanıyor.

 

Suriye küresel zorbaların hesaplarına kurban edilen çocukların ülkesi ve şimdi onların umutlarını büyüttükleri evlerden geriye sadece hatıralar kaldı. Çocuklar hayata tutunabilmek için aileleri ile birlikte çileli bir yola çıktılar ve çadır kentte kendilerine bir yaşam alanı aradılar. Huzurla geçirecekleri günlerin özlemiyle büyüdü çocuklar… Ve donmadan önce annelerine cevabına bir türlü ulaşamadıkları o soruları tekrar sordular: Babamızı neden öldürdüler? Savaş ne zaman biter? Evimize ne zaman döneriz? İnsanı ayakta tutan umuttur, kara kışı çadırda geçiren ve açlığa direnerek hayatta kalmaya çalışan çocuklar evlerine dönecekleri günü heyecanla beklediler ve her sabah umutlarını yinelediler. Ama eve dönüş mümkün olabilecek miydi?

 

Gazetelerin birinci sayfalarında çadırda donarak ölen iki çocuğun haberleri yer alıyor ve BM yetkilileri, Suriye İnsan Hakları Gözlemevi olayla ilgili açıklamalar yapıyor. Fakat kimse mağdur edilen çadır halkının sorunlarına uzanamıyor, kimse bu insanların ihlal edilen haklarının iadesi için çaba göstermiyor ve çocuklar toprağın, taşın buz tuttuğu dağlarda donarak ölüyorlar.

 

Bir yardım kuruluşu, çadırların bulunduğu muhite geliyor ve yardım paketlerini açıyor. Çocuklar ince bir ip gibi dizilmiş sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Elleri morarmış çocukların, yüzleri çökmüş, umutları kırılmış ve yaşama sevinçleri kaybolmuş. Seksenine merdiven dayamış bir yaşlı gibi bırakmışlar kendilerini ve birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Ve sonra ellerine tutuşturulan bir parça ekmekle umudu yeniden kuşanıp, çadıra doğru koşuyorlar.

 

İdlib ve Halep’te savaş nedeniyle evlerini terk edip kamplara sığınan insanlar, çocuklarını kar, fırtına, açlık ve hastalıklara karşı koruyabilmek için çare arıyorlar ama yardım kuruluşları dışında ulaşabilecekleri hiçbir imkânları yok. BM verilerine göre çadırlarda çıkan yangınlar, hastalıklar, açlık ve soğuk nedeniyle çok sayıda çocuk hayatını kaybetmiş.

 

Çadırlarda inceleme yapan çocuk terapistleri burada yaşayan çocukların ağır ruhsal travmalara maruz kaldıklarını ve uzun süren bir desteğe ihtiyaç duydukları ifade ediyorlar ancak onlar bırakın ruhsal destek almayı birincil ihtiyaçlarını dahi karşılayacak imkânlara sahip değiller.

Google+ WhatsApp