Ulusların geleceği

Ulusların geleceği


Sık sık vurguladığım üzere modern dünyânın serencâmı “devlet”, “ulus” ve “sermâye arasındaki gerilim ve uzlaşımlarında cereyan ediyor. Burada “gerilim” ve “uzlaşım” kavramlarını analitik değil, diyalektik bir çerçevede kullandığımı ayrıca belirtmek gerekiyor. Buna göre uzlaşımlar tek başına uzlaşım değil “gerilimli uzlaşımlar” olarak değerlendirilmelidir. Siyâsal düzlemler de aslında bu gerilimli uzlaşımların açığa çıktığı alanlardır ve kamusallık kavramı bunu taçlamaktadır.

Vurguladığımız diğer bir husus bu üç yapının kendi içinde de gerilimli olduğudur. Misâl verecek olursak; devletler elit dolaşımı, ulus, yurttaş özgürlükleri-topluluk baskıları ve sınıfsal çatışmalar, sermâye ise reel ekonomiler ve finansal ekonomiler arasındaki ilişkiler üzerinden bu iç gerilimleri yaşarlar. 2008’den 2020’lere bu gerilimler zirve yapmış durumda. Burada bilhassa ulusların geleceği üzerinde durmak istiyorum.

Ulus basitçe bakıldığında bir siyâsal-toplumsal teşkilâtlanma biçimi olarak tezâhür eder. Ulusların devletleşmesi de bilinen ve ezberlere yerleşmiş bir olgudur. Sürecin sermâye ile bağı ise çok defâ görmezden gelinir. Hâlbuki ulus inşâsında en kritik rolü bu oynar. Hoş; bu bağı, sınıfsal bir düzlemde ortodoks marksizm vurgular. Ama bu bakış bir hayli sathîdir. Ulus sermâye birikiminin fonksiyonu olarak ele alınır. Belki ilk bakışta doğru, ama biraz derine indiğimizde eksik bir bakıştır. Evet, ulusların inşâsında sermâye birikimlerinin tesiri açıktır. Sermâye birikiminin ulusu bir üretim ve tüketim alanı olarak gördüğü de âşikârdır. Ama ulusun, başından sonuna sermâyenin aklına uygun ve onu pürüzsüz tamamlayan bir yapılanma olduğu tartışmalıdır. Ulus, emek ve sermâyenin yoğunlaşarak buluştuğu bir üretim teşkilâtlanmasıdır. Ama ulusun diyalektiği, bir taraftan sermâye birikiminin sağlanmasında hayâtî iken, diğer taraftan da bu birikimi yolundan saptıran ve onu “birikim” kadar “dağıtıma” da zorlar. Ortodoks marksizm bu olguyu ve neticelerini eksik ve yanlış değerlendirmiştir. Ulusun içinde yer alan işçi sınıflarının, sermâye tahakkümünü yok etmek için er geç “akıllanıp” devrimci bir eyleme geçeceğine inanmışlardır. Bu arada sağlanan “başarıların”, yâni işçi sınıflarının yeniden bölüşüm mücâdeleleri üzerinden sağladığı kazanımların geçici, tâlî olduğuna inanmışlardır. Hâlbuki süreç ise tersine işlemiş, bilhassâ II. Genel Savaş sonrasında sağlanan “kazanımlar” belirleyici olmuş ve işçi sınıflarını, tâbir yerindeyse “ehlileştirmiştir”. Reel sosyalizm- aslında sosyalist ideallerle hiçbir bağı kalmamıştır- bu “ehlileştirmenin” en sert örüntüsü olarak işlev görmüştür. New Deal, Ren kapitalizmi ve reel sosyalizm aslında aynı sürecin değişik yüzleri olarak anlaşılmalıdır. Hülâsa edecek olursak bu “ehlileşmedir” sermâye-ulus bağını kuran ve 20.Asrın zaman rûhunu veren. Vahşî kapitalizm ile “medenî kapitalizm” arasındaki fark, ilkinin ulusu katıksız bir üretim âletine indirgerken, ikincisinin onu bir tüketim âleti olarak görmesidir. Ulus, üretici ve tüketici vasıflarıyla dengelenmiştir. Ernest Gellner ulusu sanâyi toplumu olarak târif eder. Çok nesnel bir değerlendirmedir bu. Ama bu bakış üretim üzerinde yoğunlaşır. Süreç tüketime evrilirse ne olur sorusu ise boşlukta kalır.

Sermâye -ulus gerilimini sistematik bir sürdürülebilirlik düzeyine kavuşturan süreçler, yine diyâlektik olarak değerlendirilmelidir. Bu dengenin geçici olacağı daha baştan belliydi. Çünkü bu “ehlîleşme”, tıpkı asırlar evvelinde büyük düşünür İbn-i Hâldun’un işâret ettiği üzere bir iç çürüme ile neticelenecekti. Kârını maksimize etmek ilkesine göre hareket eden sermâye, artık sosyalleşmiş devlet garantisi altında artık değeri ulusa akıtmaya ne kadar devâm edebilirdi ki? Yüksek vergiler ve artan emek mâliyetleri sermâye aklına aykırıydı. Bu süreç eş anlı olarak hem emeğin hem de sermâyenin verimliliğini düşürüyordu. Sermâye ilk fırsatta kaçacaktı. Öyle de oldu. Ama mezkûr kaçış süreci katı kimyâlarıyla devletleri, sıvı kimyâlarıyla ulusları açığa düşürdü. Bunun bir zamanların üretim merkezleri olan ulusların hızla yaygın borçlandırma ağları üzerinden tüketim uluslarına dönüşmesi süreci ile eşlendiğini gördük. Üretici vasıfları gerileyen ulusların hızla tüketici uluslara dönüşmesiydi yaşanan. Ulusları çözen de aslında buydu. Aslında sorulması gereken soru, ulus-tüketim ilişkisiydi. Üreterek ulus olunuyordu. Ama üretim kaybı üzerinden, tüketerek ulus ayakta kalabilir miydi? “Üretken ulus” kavramı kulakta dolgunluk doğururken, “tüketken ulus”un ne kadar tınladığı tartışılmıyordu. Uluslar tüketerek ayakta kalabilir miydi? Üstüne üstlük bu geçiş, özgürlük nâraları atan neoliberâlleşme dalgası üzerinden kutsanıyordu.

Üretim ve tüketim fetişlerinin arasında savrulan bir mâcerayı yaşadık. Şimdilerde ise her ikisinin de baskılandığı, teknoloji denilen yepyeni bir fetiş gelişiyor. Tüketim esrikliği içinde soramadığımız bir soruyu bu defâ erken davranıp sormuş olalım: Üretim ulusu, tüketim ulusundan sonra tekno bir ulus mümkün müdür?

Google+ WhatsApp