Ufuksuzluk ve Bilinçsizlik Mağaraları

Ufuksuzluk ve Bilinçsizlik Mağaraları

Eleştirel bir tarih okuması yapmadığımız, böyle hayati bir çabaya ihtiyaç duymadığımız için “şanlı tarih” söylemiyle cuş u huruş’a getiriliyor, büyüleniyoruz. Hayatlarımıza bütünüyle resmi hikayeler/yanılsamalar/kurgular yön veriyor.

Atasoy Müftüoğlu

Bağımsızlıklarını tamamlayamayan ülkelerde; toplumların, halkların, güncel/popülist/otoriter politik gündeme hapsedilmeleri, ilgili toplumlarda, farklı, çok boyutlu, çok ufuklu hiç bir gündeme hayat hakkı tanınmaması, bu toplumların çok büyük, çok derin bir kültürel altüst oluş, kültürel yıkım ve çölleşmeyle karşı karşıya bulunduğunu gösterir. Bağımsızlıklarını tamamlayamayan toplumlar ve kültürler, bilinçleri sömürgeleştirildiği için, kendilerine dayatılan her ideolojik çerçeveyi, her popülist/politik çerçeveyi, bu çerçevelerin mahiyetini sorgulamaksızın, analiz etmeksizin içselleştirirler. Bu tür toplumlarda neyin değerli, neyin değersiz; neyin anlamlı, neyin anlamsız olduğunu bu toplumlara dayatılan ideolojik ya da popülist sistem karar verir.

Modern tahakküm tarihi boyunca, ideolojik inançlar-kavramlar, sömürgeleştirilen toplumlara bir dünya görüşüne dönüştürülmek suretiyle ihraç edildi. Bilinçleri sömürgeleştirilen ve bağımsızlıklarını tamamlayamayan İslam toplumları, bugün, hiç bir alanda bağımsız kavramsal çerçevelere sahip bulunmuyor. Her dönemde yeni sömürgecilikler, yeni kölelik biçimleri icat edilebildiği için, bugün de, ideolojiler asimetrik güç ilişkilerini ve sömürgeci çıkar politikalarını meşrulaştıran araçlar olarak kullanılabiliyor.

Bağımsızlıklarını tamamlayamayan ülkeler/toplumlar/kültürler, modern tarih boyunca yanlış bilince mahkûm edildiler. Bu ülkelerde, özellikle de İslam dünyası ülkelerinde, sömürgeci gerçeklik adına, sistematik bir biçimde İslami bilinç çarpıtıldı. İslam toplumlarında kimi dönemlerde İslami bilinç ideolojiler aracılığıyla çarptırılırken, kimi dönemlerde de hamasetle, sağ-popülist politikalarla çarptırılabiliyor. İdeolojiler aracılığıyla, hamaset ve sağ-popülist politikalarla her durumda aldatılabilen toplumlarda, yaşanan toplumsal yanılsamalar nedeniyle, kitleler, hiç bir şekilde içselleştirdikleri, bütünleştikleri düşüncelerin, politik çerçevelerin ideolojik mahiyetinin, oportünist mahiyetinin-içeriğinin ne olduğunu bilmezler, fark etmezler. İlgili toplumlarda, ideolojik yanılsamaların iktidarı/egemenliği ile, muhafazakar-hamasi yanılsamaların iktidarı ve egemenliği arasında niteliksel anlamda hiç bir fark yoktur. Bu toplumlarda, kimi dönemlerde ideolojik-seküler sloganlar-klişeler etkili olurken, kimi dönemlerde de, muhafazakar-hamasi sloganlar-klişeler etkili olurlar.

Aklı edilgen kılan bir geleneğin belirleyici olduğu İslam toplumları, ideolojik-seküler iktidar karşısında entelektüel bir savunmasızlık içerisinde bulundukları gibi, maruz kaldıkları iç sömürgecilikler sebebiyle de bir başka savunmasızlık durumu yaşıyor. Bu toplumlarda, düşünce-kültür-ilahiyat-edebiyat hayatı varoluşsal sorgulamalar, hesaplaşmalar, yüzleşmeler ve özeleştiri yapmadığı, yapamadığı için ufuksuzluk-bilinçsizlik-bencillik-dargörüşlülük-bağnazlık-kibir mağaralarından bir türlü yeryüzüne, küresel kamusal-entelektüel alana çıkamıyor. Bunun içindir ki, bugün, Türkiye’de yaşandığı üzere, İslami muhafazakar çevreler, Avrupamerkezci-ırkçı ontolojik ve epistemolojik emperyalizme mahkûm edildikleri halde, bu çok rencide edici durumun farkına vararak, bu mahkûmiyetle, tarihsel/entelektüel/siyasal hesaplaşmalara yönelmek yerine, İstanbul Sözleşmesi’nin iptaliyle ilgili zafer sarhoşlukları sergiliyor.

Mağara ufkuna, mağara yaklaşımlarına ve gündemine mahûm edildiği için yeni bir zaman, yeni bir mekân bilinci ve ufku oluşturamayan, yirmibirinci yüzyıl için ne söyleyebileceğini, ne söylenebileceğini bilemeyen, bir türlü geçmek bilmeyen bir geçmişte yaşayan, geçmişte yaşadığı için edilgen konumdan, etkin bir konuma geçemeyen, kabileci/hizipçi/milliyetçi/mezhepçi/partizan yorumlarla kendilerini sınırlandıran, bu sınırlandırmalar sebebiyle, eleştirel özerkliklerini-ahlaki/vicdani-entelektüel bağımsızlıklarını bütünüyle kaybeden İslami unsurlar-aydınlar-alimler vb., maruz kaldıkları yapısal duygusallıklar, bu duygusallıklardan kaynaklanan yapısal istikrarsızlıklar, zihinsel altüst oluşlar sebebiyle, yıkıcı sapmalar yaşıyor, ümmetçilik iddialarından, yerlicilik-millicilik iddialarına, İslamcılık iddialarından, materyalist bir muhafazakarlığa, materyalist bir sağcılığa doğru sürükleniyor.

İdeolojik-seküler iktidar karşısında, entelektüel bir savunmasızlık durumu içerisinde bulunan toplumlarımız-kültürlerimiz, bu savunmasızlık sebebiyle, modernlik/sekülerizm/demokrasi vb. gibi Avrupamerkezci-ırkçı tarihsel ürünleri-kurguları, dayatmaları ebedi-dokunulmaz normlar gibi kabûl edebiliyor. Entelektüel-ahlaki savunmasızlık içerisinde bulunduğumuz için, özel hayatlarımızda da, kamusal hayatlarımızda da, kısmi materyalizmlerle, kısmi laikliklerle, kısmi dindarlıklarla bütünleşiyor, oportünist davranışların ve tercihlerin toplumsallaşması karşısında ahlaki bir suskunluk sergiliyoruz. Materyalist sağcılıklar ve muhafazakarlıklar tüm İslami değerleri, ilkeleri, tercihleri çıkar mülahazarlarıyla araçsallaştırabiliyor, bayağılaştırabiliyor. Kimi dönemlerde ideolojik yanılsamalar üreterek bunları sömüren, kimi dönemlerde hamasi yanılsamalar üreterek bunları sömüren toplumlarımızda, yapısal duygusallıklar ve duygusal tercihler sebebiyle, eleştirel bilinçli farkındalıklar oluşturulamıyor, bu nedenle de, toplumlarımız kendilerini tekrar ediyor, ideolojik yanılsamalar döneminde, ideolojik baskılarla; hamasi-popülist yanılsamalar döneminde de, ırkçılıklarla iç iç geçmiş milliyetçiliklerle baskılanıyor. İç sömürgecilik, düşünceyi, kültürü, tarihi, bilimi iktidar ayrıcalıklarını sürdürebilmek adına araçsallaştırıyor. Bu nedenle de, içerisinde yaşadığımız, maruz bırakıldığımız gerçek durumu hiç bir zaman doğru bir biçimde tanımlayamıyoruz. Tanımlanması mümkün olmayan tuhaf bir politik-kültürel iklim içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Eleştirel bir tarih okuması yapmadığımız, böyle hayati bir çabaya ihtiyaç duymadığımız için “şanlı tarih” söylemiyle cuş u huruş’a getiriliyor, büyüleniyoruz. Hayatlarımıza bütünüyle resmi hikayeler/yanılsamalar/kurgular yön veriyor.

Bugünün tarihine, küresel kültür ve siyasete, siyasal/kamusal/hukuki/ekonomik gerçekliğe, ne zaman ve nasıl müdahalede bulunabileceğimize ilişkin çözümlemeler yapmak üzere, yirmibirinci yüzyıl için içtihad yapabilecek, ahlaki/vicdani/entelektüel otorite ve bağımsızlık sahibi müçtehitlere/düşünürlere/aktivistlere/bilgelere ihtiyacımız olduğunu kabûl ederek, bu konular etrafında yoğunlaşmaya başlayabilmeliyiz. “Şanlı tarih” retoriğinin iktidarı, eleştirel bir tarih okumasına hiç bir biçimde izin vermiyor. Toplumlarımız, bir yanda şanlı tarih retoriğiyle oyalanır/avunurken bir diğer yanda da, tarih boyunca hep haksızlığa uğramış, ancak, hiç haksızlık yapmamış bir söylem’le mağdur-madun konumuna yerleştiren toplumların-kültürlerin, anlam-bilgi-dil-çözüm üretemeyeceklerini, yapısal bir tıkanmayla karşı karşıya bulunduklarını, bu nedenle de özgürleşemeyeceklerini bilmek-anlamak-görmek gerekiyor.

Günümüz İslam toplumlarında, İslami idealler için adanmışlığın yerini, maalesef, çıkarlar ve iktidarlar için adanmışlık alıyor. Çıkarlar, ayrıcalıklar ve iktidarlar için adanmışlık, varoluşsal/hayati bütün tercihleri imkansız kılıyor

Google+ WhatsApp