Üç Muamma

Üç Muamma


Modern ve postmodern dönem Müslümanlık düşüncesinin temsilcileri ya da popüler deyimle zamanın İslamcılarının atladığı en önemli husus, yakın maziyi bile öğüt alacak zihinle tetkik etmemeleridir.

 

Müslümanlık aleminin aşamadığı bir eşikte takılıp kaldığı, her kesim tarafından genel kabul görmüş bir kanaat olduğu malumdur. Resulullah’ın (sav) peygamberliğiyle birlikte başlayan zaman dilimiyle meseleyi ele almaya çalışır isek, Müslüman dünyanın sayısız askeri ve felsefi saldırılara maruz kaldığını, fakat bütün bu saldırılar karşısında yeniden toparlanarak, mazisinden ders aldığını, halini düzelttiğini ve müstakbelini kurguladığını görmekteyiz. Ta ki değişik tarihler verilse de kabaca 19. yy. başlarına kadar. Bu tarihten sonra Müslüman dünyanın mazi, hal ve müstakbel olarak üç muamma arasında sıkışıp kaldığı görülmektedir. 

 

Müslümanlık düşüncesinin gelişim sürecinin, Peygamber’in (sav) ve ashabının vahiy merkezli hayat tasavvurunun sahiplenilmesi ve bu tasavvurun üzerine katkı sunulmasıyla hayat bulduğu görülür. Hangi yönüyle ve hangi bakış açısıyla değerlendirilirse değerlendirilsin, bu hakikat inkâr edilemez. Resulullah’dan (sav) ve ashabından gelen birikim, tecrübe, miras sahiplenilmiş, bu miras özümsenmiş, bu mirasın idealleri ışığında üzerine katkı sağlanmış ve sonuçta bir hayat tasavvuru ortaya çıkmıştır. Yani her gelen halefler, seleflerinin mirasıyla mazisine sahip çıkmış, halini gözden geçirmiş, müstakbelini inşa etmiştir.

 

Modern ve postmodern dönem Müslümanlık düşüncesi ve bu düşüncenin sahiplerinin zaman–mekân bağlamında üç muammanın içinde çırpındıkları söylenebilir. Birincisi mazilerini bilmemeleri ya da mazilerinden gelen bilgi ve tecrübeyi sahiplenememeleridir. Tabii ki bu sahiplenememenin yaklaşık dört yüz yıldır İslam Dünyasına yapılan oryantalist saldırılarında etkisi göz önüne alınmalıdır. Müslümanların geçtikleri eğitim modelinin, yaşam tarzının, dünyevi dürtülerin, bilgi mekân ilişkilerinin, küresel çapta ortaya çıkan kültürel çalkalanmanın verdiği olumsuz etkiler sonucunda yuvarlandıkları muammadan nasıl sıyrılıp çıkacaklarını da muammaya çevirmiştir.

 

Bir dünya tasavvurunun, insan ve evren boyutunda ortaya çıkabilmesi için, zaman ve mekân düzleminde hayat bulması gerekir. Bir bakıma ete kemiğe bürünmesi, görünür olması, pratik hayata dokunması zaruridir. Bunun sağlıklı bir şekilde sağlanabilmesi için de, türedi değil, bir köke bir öze bir geleneğe bağlanması kaçınılmazdır. Bir köke bağlanması ise, geçmişten gelen mirasın sahiplenilmesi, özümsenmesi, devşirilmesi, güne ışık olacak malumatın devşirilmesi,  ’ın en önemli vazifeleri arasındadır. Yani öncelikle yönelecek yer, mirasa sahip çıkmaktır.

 

Modern ve postmodern dönem Müslümanlık düşüncesinin temsilcileri ya da popüler deyimle zamanın İslamcılarının atladığı en önemli husus geçmişin mirasına sahip çıkmamaları, yakın maziyi bile öğüt alacak zihinle tetkik etmemeleridir. Modern dönem Müslümanlık düşüncesinde mazi–miras- tevarüs bir muamma olarak kalmış, “Gerçek İslam”, “Kaynaklara dönüş”, “Asrı Saadete özlem” gibi söylemler, kendi geleneği içinde geriye doğru tetkik edilerek değil, modernleşen dünyada yapıp etmek istediklerine mani olacak malumattan kaçmak için, üzerinden atlanarak gidilmeye çalışılmıştır.    

 

Özellikle modernleşmenin önemli bir eşiğinin aşıldığı II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet döneminde yaklaşık bin üç yüz yıllık İslam tarih tecrübesinden mümkün olduğu kadar kaçılmış, asırların biriktirdiği tecrübeden ve müktesebattan uzak durulmuş, Müslümanlık düşüncesinin kurucu kavramları dahi ele alınmamıştır. Vahiy merkezli mazi–miras–geçmiş–tarih bilgisi ele alınmamış, modernleşme dönemi mütefekkirleri tarafından Kur’an Kıssaları dahi değerlendirilmemiştir. 

 

Bunun da ötesinde, dönemin Müslüman aydınları tarafından mazi–miras–geçmiş–tarih utanılacak bir dönem olarak ele alınmış, bütün İslam Tarihi Muaviye ile birlikte istibdad–baskıcılıkla yaftalanmıştır. Bu yönüyle bakıldığında mazi ile ve dolayısıyla kendi mirasıyla hemhal olamayan Müslümanlık düşüncesi, geçmişin tecrübesinden yararlanamamış, başına gelenlerden nasıl sıyrılıp çıkacağı hususu muamma olarak başlarına bela olmuştur. Oysa yapılması gereken, yapmaları gereken ve dahi bugünde yapmamız gereken, geçmişin mirasına sahiplenmek, sahihlerini ayırt etmek ve kendilerine ait olana bir şeyler katmak, yaşanan muammadan çıkış için çare olabilirdi.

 

Modern dönem Müslümanlık düşüncesinde böyle olduğu gibi, postmodern dönem Müslümanlık düşüncesinde de aynı sorunla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Yaklaşık otuz yıldır süren gelenek eleştirisi, oryantalist geleneğin sürdüregeldiği hadsiz ve edepsiz saldırılar, kaynaklara dönüş ve indirilen din gibi köksüz teoriler, bin dört yüz yıllık mirasın topyekün imhasına yol açtı. Postmodern dönemde Müslümanlık düşüncesinin aşamadığı, direnemediği, dolayısıyla özgüven kaybına neden olan felsefi saldırılar, Müslümanların kendi esaslarına bağlı bir cephe tahkim etmelerini engelledi.

 

Mirasına sahip çıkamamak, mirasın üzerine bir katkı sağlamanın önüne geçti. Dolayısıyla kendisine ait olana sahip çıkamayan Müslümanlık düşüncesi, başka coğrafyaların, başka kültürlerin, başka aydınların usullerine, eserlerine rağbet etmeye başladı. Fakat bu yanlış tercih ileriye dönük önemli sorunların kaynağını oluşturacaktı. Müslüman mütefekkirler bu muammanın farkına varamadılar.

 

Mazileri–mirasları bir muamma olarak kalan ve kendi geleneğine yabancılaşan Müslümanlık düşüncesi, halini nasıl sürdüreceği hususunda başka bir muammaya girdi. Zira kendisine yol gösterecek, tecrübe ve bilgiyi dışlamış, sahip çıkmamıştı. Modernleşme döneminde Müslümanların nasıl yaşamaları gerektiğine dair tutarlı bir malumata ve usule sahip oldukları söylenemez. Zira hem Müslüman kalmak hem de Avrupalı olmak gibi imkânsız bir emelin peşinde koşmaya başladılar. Müslüman kalarak Avrupalı olmak nasıl mümkün olacaktı?

 

Halleri derin bir muammaya dönen Müslümanlık alemi, siyaseten, iktisaden, hukuken, içtimai olarak uçsuz bucaksız vahada kaybolmuş gibiydi. Siyasi usul olarak ve hukuki anlamda Avrupalı olmaya, Avrupa’nın usulünü taklit etmeye çalışırken, içtimai ve fıkhi olarak Müslüman kalmaları gerektiğini ileri sürüyordu. Oysa bunun imkânsız oluşu izahtan uzaktı. Avrupa’dan ne gelirse, bir bütün olarak kültürüyle, bilgisiyle, usulüyle, kendine ait tasavvuruyla gelmekteydi.

 

Siyaseten Avrupa’yı taklit etmek istediler, parlamenter düzene geçmenin zaruretini savundular. Bu kez Müslümanların Meclisi gavurlarla doldu. Gavurların Müslümanlar üzerinde siyaseten ve dolayısıyla hukuken üstünlüğü ortaya çıktı. Hallerindeki tenakuz tarihte ilk kez görülüyordu. İktisaden Avrupa’yı yakalamak, paraya ve üretime kavuşmak istediler. Fakat hiç tanımadıkları kapitalist sermayenin üretim tüketim usulüne muhatap oldular. İhtiyacın adı değişti. İhtiyaca binaen değil, tüketimi körükleyen üretim peyda oldu. Bunlarla birlikte finans sektörü bankacılık, faiz, Batı usulü ticaret mahkemeleri, kâr oranları, ticaretteki kadim usuller vs. değişmeye başladı. Oysa böyle gelişmelerle karşı karşıya gelmeyi hiç düşünmemişlerdi.

 

Yukarıda da değindiğimiz gibi Müslüman dünyası modernleşme dönemine kadar birçok felsefi ve askeri saldırıya maruz kalmış, fakat her seferinde Müslümanlar mazilerinden–miraslarından–tarihlerinden gelen bilgi ve tecrübeyle tekrar toparlanmayı, ayağa kalkmayı başarmıştı. Kadim Grek felsefecilerinin çeşitli fikri saldırıları, ardından haçlı seferleri, Moğol istilası vb. saldırılar karşısında tekrar hallerini düzeltmişler, yeni düzenlerini kurmuşlardı.

 

Modernleşme dönemi Müslüman mütefekkirleri büyük hata yaptılar. Mazilerine yabancılaştılar, miraslarına sahip çıkmadılar. Kendilerine ait olan öz sermayeden faydalanamadılar. Dolayısıyla köksüz usulle girdikleri yolda bilgi de üretemediler. Yeni bilgi üretememek, hallerinin bozulmasına neden oldu. Bilgi üretememek, Müslüman mütefekkirleri coğrafyası, kültürü, tecrübesi, siyasi iktisadi içtimai formatı çok farklı coğrafyalarda yaşayan aydınların eserlerini tercüme etmeye götürdü. Mayasız bilgi sermayesi, taşıma su ile değirmen çevirmenin başka bir formatıydı. Modern dönemde düşülen hal’in bu muamma durumuna ne yazık ki postmodern dönemde de düşüldü. Kendi mirasından habersiz olan İslamcı cenah, tercümelerle içine düştüğü kısırdöngüden kurtulmaya çalıştı. Lakin bunun kurtuluşa vesile olacak imkânsız bir çaba olduğu bir türlü anlaşılamadı. Mazisine–mirasına–tarihine sahip çıkmayanlar, gerekli malumatı devşirebilecek beceriyi gösterecek feraset ve basiretten mahrum olanlar, halini düzeltemedi.

 

Zaman ve mekân düzleminde mazi ve hal birbirini reddeder, birbirini öteler bir halde tezahür etmeye başladığında esas muamma müstakbelle ilgili olarak zuhur etti. Yaklaşık yüzelli yıllık bir zaman dilimi içerisinde mazisinden kopuk, mirasını reddeden Müslümanlık düşüncesi, yaşadığı halinin savruk tasavvuru etkisiyle bir müstakbel kurgusu gerçekleştiremedi.  

 

Yaşadığı hal bozuk ve düzensiz olunca müstakbel inşası imkân dışında kaldı. Müslümanlar modernleşmenin sürekli eşik atladığı dönemlerde istibdad–baskı rejimlerinden görece de olsa kurtuldu. Görece de olsa bir bakıma hürriyet–özgürlük ortamı zuhur etti. Lakin bu rahatlama dönemini Müslümanlar bir fırsat olarak kullanamadı. 20. yy. başlarında olduğu gibi 21. yy. başlarında da aynı sorunla karşılaşıldı.

 

Şikâyet ettikleri baskıdan kurtulmuşlar, basın yayın alanında geniş bir yelpazeye sahip olmuşlar, ekonomik olarak belli bir güce ulaşmışlardı. Lakin gelecek için bir planları programları yoktu. Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, nasıl bir usulle müstakbel inşasına başlayacakları derin muammaya dönüşmüştü. Aralarındaki ihtilaflar bu yaşanan muammanın daha da derinleşmesine, az da olsa eldeki enerjinin tükenmesine sebep oldu.

 

20. yy. başlarında Abdülhamid gitmişti. O’nun amansız baskısı sona ermiş, dönemin Müslüman mütefekkirlerinin deyimiyle hürriyet ortamı gerçekleşmişti. Herkes her istediğini söyleyip yazabilecekti. Dönemin ulü’l-elbâb’ı mazilerine dönüp, seleflerinin tarihi süreçte yaşadıkları sıkıntılı dönemlerden nasıl çıktıklarını ve yeniden nasıl hayat bulduklarını gözden geçirse idi, yakalanan rahatlama dönemleri daha farklı değerlendirilebilirdi.

 

Fakat mazisiyle bağını koparan dönemin Müslümanlarının halleri muamma olarak devam etmekteydi. Halleri muammaya dönen Müslümanların, ellerinde müstakbelleri için yapacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Yeniden maziye dönmek için ise çok geçti. Zira siyasi, askeri ve iktisadi güç el değiştirmişti. Kadim bir kuraldır, kendi halleri düzgün olmayanların geleceklerini inşa etmeleri, müstakbellerini kurgulamaları mümkün değildir. Bariz bir aldanışın kurbanı olan 20. yy. Müslümanlık alemi, göz göre göre yeni düzen içinde eriyip gitti.

 

21. yy. Müslümanlık düşüncesi de aynı problemle yüzleşti. Yakın tarihini, mazisini, mirasını göz ardı etti. Kendi siyasi iktisadi, coğrafi, içtimai hakikatlerini bu hakikatlerin ortaya çıkardığı sonuçları bir kenara bırakarak başka coğrafyaların kendine özgü şartlarda çıkardığı mütefekkirlerin fikirlerine, eserlerine yöneldi. Oysa sahip çıkması, merak etmesi, yakın tarihte yaşanan olağanüstü hadiseleri tetkik ederek, bu dönemin mütefekkirlerine bakması gerekirdi. Tercümeler bir fikir vermekteydi. Lakin kendi mirasına sahiplenerek, oradan kazanılacak, devşirilecek malumatın avantajını sağlamaktan çok uzaktı. Bu ve çeşitli sebeplerden dolayı halimiz muammaya dönüştü. Dolayısıyla müstakbelimiz için de olumlu fikirler üretmekten uzaklaştık.

 

Günümüzde hepimiz şahidiz ki, birkaç kişiyi genellemenin dışında bırakırsak, Müslümanlık adına kim ne konuşursa, tercümeleri tekrardan başka beceri gösteremiyor. Oysa tercümelerden önce kendi siyasi iktisadi ve içtimai gerçekliğimize ait olanlar gözden geçirilmeli, seleflerimizin hiç olmazsa yakın tarihimiz tetkik edilmeli, bize ait olan ortaya konmalı, tercümeler ile de ortaya çıkan birikime katkı sağlanmalıydı.

 

Hülasa: Müslümanlık aleminin, kabaca yaklaşık yüz elli yıldır zaman mekân düzleminde mazi, hal ve müstakbeli muamma olarak sürmektedir. Fakat hiçbir şey için geç değildir. Bu muammadan çıkmak, yeniden başlamak, mirasımızı sahiplenmek, gerekli olanı bugüne devşirmek için Müslümanlar el birliğiyle çabalayabilir. Bu çabanın sonucunda ortaya çıkan malumat, halimizi düzeltmeye katkı sağlayacağı gibi, müstakbelimizi de inşa etmeye imkân verecektir.

Google+ WhatsApp