Târihin fotografi ve sinematografisi

Târihin fotografi ve sinematografisi


Muktedir olan ile muhalif olan arasındaki fark nedir? İlk nazarda muktedir olanın gücü elinde topladığına, muhalif olanın ise bundan mahrum kalmış olduğuna hükmedebiliriz. Bu durumu, basit bir cetvelleştirmeye taşıyıp muktedirin aktif , muhalifin ise pasif sahada yer aldığını iddia edebiliriz. Analitik bir değerlendirmedir bu. Mantıksal olarak, tutarlı bir şekilde, siyahın siyah, beyazın ise beyaz olduğunu ileri süren Aristo’nun tasımsal önermelerine dayandırılabilir. Analitik ayırımlar ,kavrayış îtibârıyla ,en azından başlangıç seviyesinde faydalıdır. Ama mesele; analitik kategorileri yapıp çekilmek değil, onların birbirlerine doğru nasıl hareketlendiklerini , aralarında nasıl bir etkileşim kurduklarını, ne tarz ilişkiler geliştirdiklerini ortaya koymaktır. Çünkü, mesele aktörlerden ziyâde, o aktörlerin arasındaki ilişkilerin mâhiyetidir. Bir misâl üzerinden anlatmak gerekirse, analitik bakış bize dünyânın fotografik gerçekliğini verir. Donmuş bir bakıştır bu. Bir bakıma zihni soğutmaya yarar. Dediğim gibi, başlangıç için faydalıdır. Lâkin hayat fotografik olmaktan ziyâde sinematografiktir. Bilindiği üzere, sinematografik durum fotografik olana hareket unsurunu katar. Zihinsel düzlemdeki kavrayış meselesi, fotografik olanı açığa çıkardıktan sonra onu sinematografik olana taşımaktır. Başka şekilde ifâde edecek olursak analitik her şekilde diyalektik ile beslenmelidir. Sürprizlere açık, heyecan verici bir iştir bu. Çünkü geçişler bâzen sarsıcı olabilmektedir. O kadar ki, neticede bâzı analitik ayırımların dayanıklılığını bile ortadan kaldırabilir. Ele aldığımız muktedir-muhalif ayırımında bunu daha berrak olarak görebiliriz. Mesele muktedir olanı muktedir, muhalif olanı muhalif olarak târif etmek değil, her ikisini de içine alan, birbirine karşı eğip büken iktidar ilişkilerini anlamaya çalışmaktır. Herhangi bir iktidâr ilişkisi, muktedir ve muhalif olandan fazla bir bir şeydir. Bu fazlalıktır çok defâ farkına varılmayan. Ama daha mühimi, her ilişkisel fazlanın, kuşatıcı başka fazlaları doğurmasıdır. Hâsılı, kendi fazlasını üreten ilişkilerin dışında onu kuşatan bir başka fazla daha var. İşte en az görünen de bu…

 

II.Genel Savaş’ın akabinde kurulan dünyânın iki kutuplu bir dünyâ olduğunu düşünmenin ne kadar aldatıcı olduğunu zamân içinde anlar hâle geldik. Sistemci ve Bağımlılık Okulları’nın işâret ettiği bir durumdu bu. O zamanlar pek dinleyenleri yoktu. Bu okulların ileri gelenleri Kapitalist Ekonomi Dünyâ diye bir kavramlaştırma yapıyor, Sovyet Kampı’nda yaşanan olguların sosyalist alternatif ile bir alâkası olmadığını, “sosyalist devrim” veyâ “reel sosyalizm” olarak kategorileştirilenlerin, KED’in dünyâ işbölümündeki bir karşılığı olabileceğini; olsa olsa, devlet kapitalizmi olarak kapitalizmin varyantlarından birisi sayılabileceğine işâret ediyordu. Marx’ın öngördüğü kısmen doğruydu. Reel sosyalizm, kapitalizmin içinden geliyordu; lâkin ona alternatif, onun yerini alan bir şey olarak değil; tam tersine dayattığı bir işbölümü üzerinden onu tamamlayan, tahkim eden bir unsur olarak. Sistem karşıtı hareketlerin, ister sınıfsal, ister ulusal karakterli olsun, aslında sistemik hareketlere dönüşeceğini değerlendirenler de yine aynı çevrelerdi..

 

Duvarın Yıkılması, Sovyetler’in çöküşü esnâsında herkes kapitalizmin, Batı’nın zaferini kutlarken, Wallerstein gibi akıllı insanlar, bunun KED’nın sistemik krizlerine işâret eden süreçler olduğunu yazmaktaydı. Sistemin en zayıf halkasıydı kırılan. Depremin merkez üssü aslında Doğu’da değil, Batı’daydı. Göçüğün Doğu’da olması, zelzelenin merkez üssünün orası olduğunu göstermiyordu.

 

2008 Krizi’nden başlayarak yaşananlar, târihi Atlantik merkezli dünyânın çözülüşüne götürüyor. ABD her yerde kaybediyor. Asya’da, son olarak Etiyopya’da olduğu gibi Afrika’da da kaybediyor. Karadeniz’de herşeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. ABD ile AB arasında tam bir uyumsuzluk hüküm sürüyor. AB kendi içinde çatlıyor. Almanya 90’lardaki gibi AB’yi kontrol edemiyor. Fransa kendi derdine düşmüş durumda. ABD-İsrâil arasında kopmaz, sarsılmaz zannedilen ilişkiler eskisi gibi yürümüyor. Körfez’deki son hareketlilikler Kristâl Küre’nin çatladığına dâir göstergelerle dolu. ABD, Marx’ın terminolojisiyle ifâde edelim, “târihin yükselen güçlerine karşı”, ambargolarla, ablukalarla, tehditlerle iktidârını ayakta tutmaya çalışıyor. Artık, târihin reaksiyoner reflekslerini veriyor. Ön alamıyor, durdurmaya çalışıyor. İktidâr kapasitesi, gündem kurmakta kurduğu başarılarla ölçülür. ABD artık gündem kuramıyor. Tam bir fiyasko olan Glasgow Zirvesi’nde olduğu gibi Yeni Yeşil Mutabakat tezi ise elinde patlıyor. Şaka gibi olan Demokratik Ülkeler Toplantısı ses getiremiyor.

 

Benzer bir analitik sarhoşlukla, kazananın Asya, Doğu vb olduğunu dile getirenler var. Bu da ayrı bir körlük.. Marx’ın çok da isâbetli olduğunu düşündüğüm bir tesbiti vardır. “Hiçbir güç üretim araçlarındaki gelişmelerin önünü alamaz” diye yazıyordu Marx. Elhak doğru. Bugünkü baskın kavramlaştırmayla buna teknoloji diyebiliriz. Jeopolitik, hattâ ekonomipolitik kavgalar devâm ededursun. Katarlara kadar sirâyet eden, kompartman kavgalarıdır bunlar. Trenin aynı istikâmette devâm edeceğinden emin olanlar, aralarında yer kapma mücâdelesini kızıştırıyorlar. Hâlbuki lokomotifte, târihin seyrini esastan değiştirecek olan çok başka işler olup bitiyor. Bunların veri jeopolitik ve ekonomipolitik kavramlaştırmalarda çok az karşılığı var.. Kuşatıcı fazla işte tam da burada..O fazlayı elinde tutanlar yaşananları uzaktan kahkahalarla seyrediyor.. Hamiş: Dünyânın fotografik gerçekliği ile sinematografik gerçekliği arasındaki uçurum büyüyor…

Google+ WhatsApp