Tren Çin’e gidemesin, Türkiye Avrupa Birliği’ne giremesin!

Tren Çin’e gidemesin, Türkiye Avrupa Birliği’ne giremesin!


Her şey ama her şey ölçüsüz bir tartışmanın, çerçevesiz bir münazaranın basit birer nesnesine indirgeniyor en kestirme yoldan. Uyanık olmak, tetikte durmak adına derin ve kopkoyu bir şüphecilik sarmalı bütün toplum katmanlarında bulaşıcı bir hastalık misali yaygınlaştırılıyor maalesef. Üretilen basit ya da karmaşık komplo teorileri yaşadığımız gelişmelerden, içinde olduğumuz hakikatlerden daha fazla dikkat çekiyor. Hakikatin yokluğu ile doğruluk, iyilik ve güzelliğin imkânsızlığı üzerine temellenen septisizm (mutlak şüphecilik) küresel iklim değişikliğinden daha beter yıkımlar oluşturmaya en güçlü aday durumunda diyebiliriz.

Politik Karartmalar ve Ahlaki Yıkımlar 

Katar’ın Tank Palet fabrikasına %49 oranında hissedar olmasıyla birlikte alevlenen tartışmalardan başlayalım mesela. Borsa İstanbul’dan çekilen Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın yerine aynı oranda yani %10 hisseyle ortak olan Katar’la Türkiye’nin bir dizi anlaşma yapmış olması şeffaf olmadığı gerekçesiyle ağır eleştirilere muhatap oldu. Şeffaflık talebi kadar ortaklık veya hisse devrinde rayiç bedelin hakkaniyetle belirlenip belirlenmediğini soruşturmak da hem doğal hem de zaruriydi. Ancak iş şeffaflık ve değerinin hakkaniyetle takdir edilip edilmediğinde çıkıp çoktan uçuk kaçık senaryoların malzemesine dönüşmüştü bile. Hatta öyle ki, “ordu Katar’a satıldı” itham ve ajitasyonları çoktan “Türkiye’nin su kaynakları Katar’a peşkeş çekiliyor” provokasyonlarına dönüşmüştü. Çok ciddi siyasetçiler, çok tecrübeli araştırmacı gazeteciler “Katar’a ipotek edilen Türkiye” resmi çizmek için yarış yapıyorlardı. Oysa Katar ile yapılan anlaşmaları makul ölçüler içerisinde tartışıp risk, tehlike ve kayıplara ilişkin neredeyse hiç değerlendirme yapılmıyordu.

Türkiye’nin askeri, iktisadi, diplomatik, ticari veya diğer alanlarda bölgeyle nasıl ilişki kuracağına, mevcut sıkışmayı nasıl aşacağına ilişkin tek seçenek sunuluyor aslında: “İsrail’le anlaş, Esed, Sisi ve Hafter’le beraber yürü!” Siyonist İsrail’i görmezden gelen; Sisi, Esed ve Hafter gibi cuntalara prim vermeyen diplomatik temaslar meşru ve makbul sayılmıyor hâlâ. Mantık ve ahlak dışı bir tutumda inat edilerek Türkiye’nin bölgedeki işgal ve katliam politikalarına ortak olması talep ediliyor. İzmir’den biraz büyük, Adana’dan biraz küçük üstelik Türkiye’ye 3.000 KM uzaktaki bir Katar’la ortaklık üzerinden korku senaryoları üretiliyor. Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın Katar’a uyguladığı ambargoya Türkiye’nin de paydaş olması bekleniyor hâlâ. 

Öncelikle Atılacaklar ve Tutulacaklar Listesi

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri petrolü ve sermayesi İsrail ve Mısır’la işbirliği yaparak bölgede birtakım oyun ve tuzaklara güç yetirebilse de hem ahlaki ve hukuki açıdan meşruiyetten yoksun olmak hem de askeri ve stratejik yetersizlikler dolayısıyla iflasa sürüklenmeye mahkûmdur. Bu tutum değişikliği ikna olmaktan değil mecbur olmaktan kaynaklanmaktadır elbette. Körfez’deki dengelerin değişimi kademe kademe Libya ve Suriye’ye de yansıyacaktır tabii ki. Bu sebeple Katar’la kurulan her türlü münasebeti hedef alıp itibarsızlaştırmak mümkünse işlevsiz kılmak İsrail ve Mısır kadar Avrupa ve Rusya politikası için de elzemdir. Türkiye’de yapılan bu tartışmaların salt iç dinamiklerden zuhur etmediği aşikârdır.

Avrupa yakasında Çin’e kesintisiz bir biçimde yola çıkan ihracat trenine ilişkin serdedilen alaycı, küçük düşürücü hatta güvensizlik aşılayan söylemlerde de benzer bir çarpıklık görülmektedir maalesef. Sadece demiryolları üzerinden Çin’e ilk ihracat seferine değil neredeyse trene bile hayali muamelesinin yapılması basit bu muhalif yanılgı veya çapsızlık olarak değerlendirilebilir mi acaba? Eksiği, kusuru, gecikmeyi, kazanç veya kaybı muhasebe edip düzeltmeyle hiç ilgilenmeyen şaşkın bir politik tutum dikilmiş karşımıza. Tam da bu süreçte Çin’in Doğu Türkistan’daki toplama kamplarını, Uygur Müslümanlara yönelik faşist-despotik uygulamaları gündeme getirip birtakım adımlar atılması teklif edilebilirdi oysa. Türkiye’nin Çin’le ilişkisi tek taraflı bir mecburiyet ve mahkûmiyet ilişkisi olamayacağına göre Doğu Türkistan’a ilişkin talep ve itirazları uluslararasılaştırmanın yollarını inşa etmekten başkaca çare yoktur. Fakat nerede insani bir hassasiyet, nerede ahlaki bir görev bilinci; birkaç saat içerisinde yalan olduğu ortaya çıkacak söylemlere sarılan tarz ve tiplerden bunlar beklenir mi hiç?

Avrupa’ya yönelik sempatik mesajların yoğunlaştığı, Avrupa’dan gelen tehditkar söylemlerin arttığı bir dönemde Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri nasıl olacak? AB’nin tek ses olup Türkiye’yi ve bölgedeki açılımlarını tedip ve terbiye etmesi yönünde beklentiler giderek artıyor. Peki, AB kendisini bu konumda görebiliyor mu? Evet, niyet var ama mecal ve kapasitesi tam olarak yerinde değil. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Euronews’e verdiği uzun röportajı dikkatle okuyunca ilişkilerin çift taraflı zorluklarına dair epeyce husus ilk elde göze çarpıyor. Özetle Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Libya, Suriye ve Dağlık Karabağ’daki etkinliklerini sınırlandırmak için Joe Biden’ın Amerikan Başkanlığı koltuğuna oturmasını ve NATO’yu eskisinden daha güçlü bir biçimde aktifleştirmesini bekliyor AB.

Bölgesel ve küresel bütün dengeler gözetilsin ama Türkiye’nin her şeyden önce ve üstte tutması gereken hedefi hukuk devleti, adalet ve refah toplumu olma mücadelesidir. Reform söylemi samimiyetle ete kemiğe büründürülmeden, FETÖ’ye karşı müttefik addedilerek öne çıkarılan 28 Şubat artıkları ve teamülleri bütün mekanizmalardan fiilen arındırılmadan meşru hedeflere varmak mümkün olamayacaktır.  

Google+ WhatsApp