Toplum olmak

Toplum olmak


Hem ekonomik hem de siyâsal süreçler üzerinden yaşadığımız kaostan bir dünyâ düzeni çıkar mı? Gâliba, düşünme ka’biliyetini kaybetmemiş hemen herkesin zihnindeki soru bu olsa gerekir.

 

Niyetler ve temenniler seviyesinde bakacak olursak, elbette hasreti çekilen bir dünyâ, insan topluluklarının her seviyede eşit olduğu bir dünyâ olacaktır. Ama gerçekçi bakıldığında bunun pek de mümkün olabileceği kanaâtinde olmadığımı îtiraf etmeliyim. Târih, netice îtibârıyla artık değerin târihi olarak tecessüm ediyor. Târihte mutlak eşitlik bugüne kadar sağlanabilmiş değil. Sabandan makinalara, makinelerden yüksek teknolojiye evrilen târihsel donanımın çerçevesinde, artık değer yüksek bir kapasite kendi arttırımı büyüterek seyretti. Bunu geri çevirmek pek de mümkün değil. Eşitlik ideali, en fazla uzak bir rüyâ olarak zihinlerimizde var olabilir. Gâliba mesele, eşitsizliğin nerede olacağına dâir, mâkûl ve makbûl bir istinat noktası bulmakta. Ama bir sıkıntı var. İnsan zihni bu kaotik geçiş evresinde modelleme yapamıyor. Risk de bu noktada başlıyor. Bunu biraz açalım..

 

Modern târihe âmir olan temel hükümlerden birisi, insanın nihâî kertede “kötücül” bir varlık olduğu düşüncesidir. (Hobbes’un mâhut “insan insanın kurdudur” ifâdesi modernliğin mottosu olmuştur). Modern akıl, bürokrasisi, işletmeleri, maarifi, ordusu vs üzerinden bu güvenilmez insanı kontrol edebilmek için sıkı bir disiplin ağına dayalı olarak gayrışahsî, nesnel bir dünyâ inşâ etti. Üstelik bunu, Elias ve Foucault gibilerin daha sonra derinliğine köklerini açığa çıkardığı gibi, bir medenîleşme ideali olarak dayattı. İş ve işlemler ağı, insanal ağının önüne ve üzerine çıktı. İnsan, her boyutuyla yabancılaştırılarak nesneleştirildi. Elbette buna, mes’uliyet ahlâkı üzerinden edebiyatlar , fikirler isyân etti. Hiç değilse belli alanlar korunabildi. Postendüstriyel -dijital evrenin riski şurada: İnsansızlaştırıcı süreçler , son evrede mutlaklaşacak görünüyor. Bu intibâ, insan düşüncesine bir atâlet yüklüyor. Dijitalleşmenin sağlayacağı konforlara kapılmış büyük bir kitlede bu atâlet aynı zamanda mes’uliyet duygusunun zedelenmesine ve ihtiyârî olarak ondan vazgeçişe evriliyor. Yapay zekânın insanın üzerine binen ve herbiri bir yük olarak algılanan işlerden bizi kurtaracağına bel bağlıyoruz. Meselenin kontrol veyâ daha genel olarak iktidar boyutu ile olan bağı son derecede korkutucu. Ama burada da doğru düzgün vaziyet alamıyoruz. Dark Mirror dizisini seyrettikten sonra, bu dizi neden çekildi diye düşünmüştüm. Yapımcıların gâyesi korkutmak mıydı, değilse îkaz edip harekete geçilmesini teşvik etmek mi? Nihâyette her ikisiyle de bağı olmakla berâber, esas gâyenin olağanlaştırmak olduğuna hükmettim.

 

Makinaların ve bürokrasilerin bastırdığı bir dünyâda, insansızlaştırma ve buna dayalı olarak mutlak kontrol sağlanamadı. Olsa olsa araçsal başarılar sağlandı. Ama yapay zekâ evresinde, eğer insanlığını takınamazsa, korkarım ki maksat hâsıl olacak, insanlık edilgen bir tür olarak dönüşecek..

 

Yorgun bir insanlık var. Üretim toplumları, başarıldığı yerlerde büyük kitleleri, yabancılaşmanın hüküm sürdüğü ilişkiler içinde, öznelliğini teslim alarak ezdi geçti. Geride büyük insanlık posaları bıraktı. Tepkileri ise iki türlü; ilk olarak top ve tüfekle ezdi; ikinci olarak ise adına yeniden bölüşüm denilen bir sus payı dağıtarak bastırdı. Postendüstriyel evrede ise insanlığı, sun’i olarak türetilmiş sonu gelmez ihtiyaçlar türeterek, ulaşması kolay, lâkin ödemesi bunaltıcı olan tüketim hayâtına şartlandırdı. Postmodern karanavalesk her yere sirâyet etti. Homo Faber olmaktan bıkan insanlık, Homo Consumens olarak ikinci defâ, üstelik çok daha kolay bir şekilde oyuna geldi. Disiplin toplumlarının tüketim üzerinden çözülmesini özgürleşme, kurtuluş zannetti. Fark eden etti, karnavalesk sâdece boşaltır (catharsis), özgürleştirmez. Aslında üretim kadar tüketim de yoruyordu. (Bodrum’dan dönüp, dinlendiğini söyleyenleri bulmak zorlaştı).

 

Aşağı yukarı yirmi sene devâm eden bu sahte Belle Epoque’un sonuna geldik. Kolay elde etmeye alışmış tüketim cemaatlerinin gerginliği zirve yapmış durumda. Burunlarından soluyorlar. Üretim, şöyle veyâ örgütlenme gerektiriyordu. Bu da insana, şöyle böyle ancak toplumsal olarak var olabileceği hakikâtini hatırlatıyordu. İktidar ne kadar örgütlü ise muhalefetler de o kadar örgütlü olabiliyordu. Tüketim ise ihtiva ettiği, fikirler karşısında görüntüleri, zihin karşısında bedenleri kutsayan, ucuz fırsatçılıklara dayanan aşırı bireysileşmeler üzerinden toplumsallığı zayıflattı. Tüketim cemaatleri toplumsallığı zayıf uçucu varlıklardır. Bu büyük cemaate mensup insanlar, tüketimleri kısıldığı zaman meydanlara çıkıyor. Belki kısa erimli ses de getiriyorlar; ama sâdece toplumsallığı (socius) zayıf, kuru kalabalıklar olarak kalıyorlar. Kültürellik, duygusal düzeyde onların yegâne hediyesi ve avuntusu. Kültürel durumlar, bireyselliğe kapanıp cemaatleştikçe insanı cılızlaştırıyor, darlaştırıyor. Gâliba mesele toplumsallığımızda ısrar etmek ve ona vaziyet etmek, onun sorunlarıyla hâlleşmekte..Ucuz cemaatleşmelerde teselli aramak yerine toplumlaşmak ve onun içinde toplumsallaşmanın, hâsılı insanlığımızı topyekûn kaptırmamanın yollarını aramak...Üretim ve tüketim toplumlarının çöküşe geçtiği yerde ,gâliba esas mesele bu…

Google+ WhatsApp