Toplu zehirlenme

Toplu zehirlenme


“Gerçeği, yalnızca gerçeği...” diye söze başladı kürsünün ardından hakim. “Böyle şeyler de sadece filmlerde oluyor” dedi ve kapattı televizyonu sıkıntılı seyirci.

Günümüzün yalnız insanları arasında en acıklı görünenler, bir hakikati kulağını hakikate sağır bir kalabalığa anlatmaya çalışan kişilermiş gibi geliyor bana. Kürsülerde, radyo-televizyon programlarında, gazete sütunlarında rastlayabilirsiniz onlara. Rastlayabilirsiniz derken bir ihtimalden söz ediyorum, o kadar da çok değil sayıları, azalıyorlar üstelik gitgide. Herkesin duymak istediğini duyduğu, görmek istediğini gördüğü, bilmek istediğini bildiği, inanmak istediğine inandığı bir dünyada çaresizce akıntıya karşı kürek çekmeye, eğrinin yerine doğruyu koymaya çalışıyorlar. Bazılarının o kadar çocuksu bir masumiyeti ve saflığı var ki, seslerini, dolayısıyla ifadeye çalıştıkları hakikati duyulmaz hale getiren o koca gürültüye, dalga dalga üstlerine gelerek kendilerini hiç ummadıkları yerlere sürükleyen yalan dolan çığına bir anlam veremiyor, ne olup bittiğini kavrayamıyorlar. Çaresizce çırpınışları çok yürek kanatıcı onların. Hakikatin farkında olmanın ne kadar zor, ne kadar meşakkatli, ne kadar rikkat ve dikkat isteyen bir iş olduğunu bilen bazıları da var ki, onlar epeydir ellerini eteklerini çektiler bu ortamlardan. Bildiklerini, anladıklarını, kavradıklarını kendilerine saklıyor, bunu yaparken de kendine saklamanın insanın içini çürüten yan etkilerini en baştan kabullenmiş oluyorlar. Bilip de söylememek iyi bir şey değil, tamam... Söyleyip de dinleyeni bulamamak da yakıyor ama insanın içini. Tevatürle idare edip hakikatle kafa konforlarını riske etmemeyi seçiyor son zamanlarda insanlar. Ekseriyetle bu böyle... Dolayısıyla, her şeye rağmen hakikati söylemekte ısrarın, kendi kendine konuşmaktan pek bir farkı yok.

İbn Haldun’un ‘Mukaddime’sinden hiç eskimemiş, tam bugünler için, taptaze tespitler: “Eğilimi, bir görüşe bir inanca olan bağlılığı onu kendine bağlamışsa aldığı haberler içinde eğilimine ilk anda hangisi uygun düşerse onu kabul eder insan. Bu eğilim ve yan tutma insanın gerçeği görmeye yarayan gözünde bir perde olur. Eleştirmeyi ve inceleme çabasını engeller. Ve yalanı benimsemeye, alıp aktarmaya sürükler.”

Görünüşte hepimiz sözlerimize inanıyor ve güveniyoruz. Onların dayandığı gerçeklerden şüphe etmiyoruz. Ne söylüyorsak, söylediğimizde sonuna kadar samimiyiz. Ne zaman böyle hissetmeye başladık, bu kadar özgüveni nerede biriktirdik, yüzeyi böylesine pürüzsüz bir gerçeği nereden edindik; bunu bir kere de kendimize sormuş değiliz. Peki o zaman sorun ne? Sıkıntı nerede? Dünyada neden bu kadar anlaşmazlık, kafa karışıklığı, itiş kakış, tefrika ve fitne var. Hepimiz ayağımızı gerçeğin zeminine bu kadar güçlü ve sağlam şekilde basıyorsak, neden hiçbir ortak noktada buluşamıyoruz. Aynı fikirde demiyorum, ölçü alacağımız, kerteriz sayacağımız bir ortak noktada neden birleşemiyoruz. Çünkü ortak bir gerçeğe inanmıyoruz, ölçü alacağımız tartışılmaz kaidelere sahip değiliz. Herkes kendi mesnetsizce bağlandığı şeyleri, tevatürden, klişeden, yüzeysel ezberlerden oluşan zihinsel yığıntılarını tartışılmaz gerçek kabul ediyor. Herkesin gözleri kapalıyken gerçekte ne olup bittiğini nasıl göreceğiz?

“Açık yürekliliğin günümüzde ne kadar yıpranmış olduğu, ‘açıkçası’, ‘dürüst olmak gerekirse’, ‘samimiyetle diyebilirim ki’, ‘doğruyu söylemek gerekirse’, ‘doğrusu’, ‘gerçeği söylemek gerekirse’, ‘gerçek şu ki’, ‘Gerçekten’, ‘tüm açık sözlülüğümle’, ‘hakikaten’, ‘içtenlikle söylersem’ ve ‘tamamen açık konuşmak gerekirse’ gibi ifadeleri ne kadar sık kullandığımızda görülebilir. Bu tür sözel alışkanlıklar, birbirimizi ne kadar düzenle aldatıyor olduğumuzun kaba bir ölçüsüdür. Eğer öyle değilse, tüm bu taahhütler niye?” diye soruyor Ralph Keyes, insana çok lüzumlu rahatsızlıklar veren ‘Hakikat Sonrası Çağ’ isimli kitabında.

Google+ WhatsApp