Tek Kaynak-Temel Kaynak Meselesi

Tek Kaynak-Temel Kaynak Meselesi


 İslam’ın kaynağı hiç şüphesiz Kur’an’dır. Bu gerçeği Allah, kitabında şöyle açıklıyor:

 

“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.”(42/51)

 

“İşte böylece sana da emrimizle Ruhu / Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen (onunla insanlara) doğru bir yolu göstermektesin.”(42/52)

 

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi bir ümmettir / topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rabbinin huzuruna getirilecekler.”(6/38)

 

“De ki, (Bu Kitap) Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”(11/1-2)

 

Rabbimiz bu gerçekleri Peygamberimizin dilinden insanlığa duyurmuş ve bu mesajla her şeyin hükmünü koyup, sınırını- statüsünü, belirlemiştir. İnancın, ibadetin, helal, haram ve farzların, hak ve batılın, dünya ve ahiretin, hayatın ve ölümün, yeniden diriltilmenin, haşır ve hesabın, cennet ve cehennemin bütün ayrıntılarını bildirmiştir. Bu bilginin kaynağı ise sadece Kur’an’dır. Bunu böyle olduğunu konunun başında  mealini vermeye çalıştığımız ayetler ortaya koymaktadır. Bu nedenle Peygamberimiz de bütün bildiklerini Kur’an’dan biliyor ve bütün söylediklerini de Kur’an’dan söylüyordu. Çünkü Rabbi ona şöyle buyuruyordu:

 

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an ile öğüt ver.“(50/45)

 

“(Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.”(07/02)

 

“De ki, bana vahyolunan da, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.”(06/145)

 

Kur’an’la belirlenen hükümleri özelliklerine göre iki bölümde değerlendirmek mümkündür.

 

Birincisi, zamanın ve zeminin değişmesiyle değişmeyenler ki bunlar,  değişmeyen eşyanın tabiatını ve insanın fıtratını esas alarak konulmuş hükümlerdir. İlk insan olan Hz. Âdem’in(as) fıtratı ile bugün yaşayan bir insanın fıtratında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Onun fıtratına konulmuş olan fucur ve takva, bugünün insanında da aynıdır. Bu nedenle ödül ve ceza, teşvik ve tehdit, öğüt ve te’dib hep aynı kalmaktadır. İnsanın zaafları olarak sayılan, nankörlük, acelecilik, zalimlik, cahillik, mala düşkünlük, gözü doymazlık, bencillik, azgınlık gibi. Bunlar her insanda var olan özelliklerdir. Kıyamete kadar da değişmeden devam edecektir.

 

İkinci bölüme girenler ise, temel ilkesi Kur’an’da var olmakla birlikte hükmün üzerine uygulanacağı şey zaman ve zemin ile kayıtlı olduğundan, zamanın ve zeminin değişmesiyle değişkenlik gösteren şeylerdir. Bir örnek ile açacak olursak Allah’u Teâlâ birçok ayette “namazı kılın zekâtı verin “ buyuruyor. Tevbe suresi 60. ayetinde de kimlere verileceğini beyan ediyor. Bu beyan aynı zamanda verileceklerin başında “fakirler” dediğine göre zekât alınacak olanların zenginler olacağı anlaşılıyor. Fakat zengin kimdir? Ne zenginliktir? Bildirilmemiştir. Çünkü insanı zengin kılan şey zaman ve zemin ile ilgilidir. Dün zenginlik olan şey bugün olmayabilir.. Türkiye de zenginlik olan şey Avustralya da zenginlik olmaya biliyor. İslam tüm insanlar için olduğuna göre her zaman ve zeminde yaşayanlar için adaleti gözetmek zorundadır.

 

İşte bu gibi konularda durumu belirlemek zamanın “Ulul Emiri”ne bırakılmıştır. Allah din konusunda bir şeyi asla unutmaz ve ihmal etmez. İlk günden itibaren bunu Peygamberlerin eliyle yaptırmış sonrada onun sünnetini takip eden müminler eliyle bu sünnet sürdürülmüştür.

 

Bu konuda Peygamberimizin ilk uygulaması sayılabilecek Bedir esirleri konusunda yapmış olduğu istişare ve içtihadı örnek gösterebiliriz.

 

Yeni durumla ilgili Kur’an’da bir hüküm olmadığı için acilen hükme bağlanması gereken esirler konusunu bu şekilde halletmiştir.

 

Bu hiçbir zaman Kur’an’ın yetersizliği anlamına gelmez. Allah işin tabiatına göre müminlere bu yöntemi bizzat kendisi vermektedir.

 

“Yine onlar, Rabbinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”(42/38)

 

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(3/159)

 

Ameli konulardaki müşküllerimizi halletme konusunda harama düşmediğimiz sürece, işi yapacağımız kimselerin görüş, bilgi ve tecrübelerinden de istifade etmek akıllılıktır. Elbette akleden kimse bu yöntemden istifade ederek daha isabetli sonuçlara ulaşacaktır. Bizim insanımız “İçtihat” denilince tüyleri diken diken olmakta, rengi değişmektedir. Adı üzerinde içtihattır. Yani bir kimsenin bir konudaki görüşüdür. İnsanın görüşünde isabet edebildiği gibi yanılada bilir. Bu iş tarih boyu da böyle olmuştur. Peygamberimiz de yaptığı içtihatlarından bir kısmında yanılmış ve (yine O’na mahsus olarak) Allah Tarafından düzeltilmiştir. Netice bir müşküle çözüm üretmekten ibarettir.

 

Ancak üretilen bu çözümler üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasından zaman aşımına uğrayarak, olayla arasında intibaksızlıklar doğabilmektedir. Çünkü görüşün dayandığı esas tabiatı gereği zamanla ve zeminle bağlantılıdır. Bunun en açık örneği zekâtın nisabını belirleyen miktarların bugün gelmiş oldukları durumdur. Resulün yaşadığı döneme göre zenginlik sayılabilecek olan şeyleri Peygamberimiz içinde yaşadığı zaman diliminde şöyle belirlemişti:

 

Altından yirmi miskal, yaklaşık ağırlığı 96gr. Bugün ki değeri ise 96x 454= 43584tl dir.

 

Gümüşten 200 dirhem yaklaşık 640gr. Bugün ki bedeli 640x 6=3840 TL’dir.

 

Koyundan 40 adet, değer olarak 40×2000=80000 TL’dir.

 

Deveden 5 adet, onun değeri de 5x 20000= 100000 TL’dir

 

Sığırdan 30 adet, onun değeri de 30×15000= 450000 TL’dir. Şimdi bunların üzerinde düşünelim. Bunların hepsi de o gün, zengin olmanın en asgari seviyesini belirleyen bir zenginlik iken, bugün aralarında uçurumlar bulunan bir değer haline gelmiştir

 

Bunların güncellenmesi gerekmektedir. Bugün mesele , zekat alınabilecek zenginlik miktarının ne olduğudur. İki yüz dirhem gümüşün bedeli olan bugünün parasıyla yaklaşık 4000 lirası olanı zengin kabul etmenin hak ve adaletle akılla izahı mümkün değildir.

 

Bunun sebebi harici şartların (enflasyon denilen şeyin) bir takım reel değerleri az, bazılarını da çok değer kaybına uğratmış olmasıdır. İşte bu zaman ve zeminle alakalıdır. Türkiye şartlarında bir koyunun bedeli yaklaşık 2000 lira iken Avusturalya’da ise kıyaslanamayacak kadar ucuz olması da malın bulunduğu zeminle alakalıdır.

 

Yaptığımız işlerde hak ve adalet üzere olmak, bunları yeniden ele alarak beş devenin zenginlik sayıldığı dönemdeki ekonomik değerinin, bugün neye tekabül ettiğini tespitten geçmektedir. Aksi halde yapılan uygulamaların İslam adına zulüm olacağı izahtan varestedir. O gün nisap / zenginlik olarak kabul edilen değer ve miktarların da bu yöntemle teker teker ele alınması gerekmektedir diyoruz. Resul yaşadığı dönemde bunların ekonomik değeri aynı idi. Bu nedenle sayılar mitarlar değiş olmakla beraber değerleri nakit olarak aynı idi. Beş deve kırk kouna, otuz sığara, 640gram gümüşe ve 96gram altının değerleri bir birine eşitti. Aksini söylemek mümkün değildir. Ama harici şartlar öyle oluşmuş ki kimi çok değer kazanmış kimi de çok değer kaybetmiş. Zenginlik için hangisini baz alacağız üzerinde bir çalışmanın yapılması kaçınılmaz olmuştur.

 

Bu değişken olan değerlerden sonra Kur’an’ın dışında kalan tefsir, hadis, siyer, fıkıh, kelam ve İslam tarihi gibi kaynaklar dinin kaynağı değil, dindar insanların dinin kaynağından anladıkları ve bu anlayışla ortaya konulan yaşam biçimidir.

 

Bize gelene kadar uzun bir zaman diliminde bunca insanın el emeği göz nuruyla ortaya koyduğu hayat tecrübesini görmezden gelmek akıl karı değildir. Bunlar bizim kültür mirasımızdır. Bu mirastan gereği gibi istifade etmek için, Kur’an’ın süzgecinden geçirerek uygun olanını alır olmayanını bırakırız. Bunların hepsini süpürüp almak doğru olmadığı gibi, süpürüp atmakta doğru değildir. Her zaman ve zeminde doğrular Müslümanın kayıp malıdır bulduğu yerde alır.

 

İslam’da dinin kaynağı Allah’tır. Allah ise dinini insanlığa Kur’an ile göndermiştir. ”Kitap nedir iman nedir bilmezdin sana biz öğrettik” (42/53) buyurduğu ve kendisiyle elçiye bilmediğini öğrettiği kaynak da Kur‘an’dır.

 

“İşte böylece sana Arapça bir Kur’an indiriyoruz ki, onunla Ana şehir (Mekke) halkını ve çevresindekileri uyarasın…”(42/7)

 

“Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir şey değildir. O ancak kendinden öncekilerin doğrulanması ve kitabın açıklanmasıdır. O’nda şüphe yoktur ve âlemlerin Rabbi katındandır.”(10/37)

 

“(Ey Muhammed)! Sana vahyedilene sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen dosdoğru bir yoldasın. Doğrusu bu Kur’an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan hesaba çekileceksiniz.”(43/43-44)

 

Bu durumda hepimizin sorumlu tutulduğu kaynak belirlenmiş olduğundan dersimize Kur’an’dan çalışmamız gerekecektir. Peygamber de ümmetleri de ondan hesaba çekileceğine göre durum bunu göstermektedir. Buna böyle inanan Hz. Muhammed (a.s) da hayatı boyunca Kur’an’dan asla ayrılmamış, onu sünnet edinmiştir.

 

Sünnet, kelime manası itibariyle bir ömür takip edilen izi, sürekli gide gele yol edinmektir. Peygamberimiz Kur’an’ı bu manada yol edinmiş, asla onun çizdiği yoldan ayrılmamıştır. Biz sünneti bu manada anlıyoruz. Bu anlamda ki sünnet İslam’ı yaşama biçimi olduğundan her Müslüman için takibi zorunlu bir farzdır. Bunsuz İslam ve İslami yaşantı da mümkün değildir. Bizim sünnetten kastımız budur. Farz ve vacibin dışında kalan nafileler anlamında, fıkıh dilinde kullanılan sünneti kastetmiyoruz. Peygamberimizin vahye muhatap olduğu günden ömrünün sonuna kadar, Kur’an’dan anladıklarıyla sergilediği anlayış ve yaşayışını kastediyoruz.

 

Bu noktadan bakıldığında Peygamber içinde bizim içinde dinin kaynağı Kur’an’dır. Peygamber için yeterli olan bir kaynak elbette bizim içinde yeterli olacaktır. Bizim önümüzde Peygamberi bir örneklik olması ve bizim bu uygulamadan istifade edişimiz hiçbir zaman dinin kaynağını ikiye çıkarmaz. Bu uygulamalar Kur’an’da var olan bir hükmün hayata geçirilmesiyle alakalıdır. Kur’an’a rağmen yapılan bir şey değildir olamaz da. Günlük yaşamın gereği olarak ortaya çıkan yeni durumlarla ilgili yapılması zorunlu olan içtihadî kararlardan hiçbiri dinin kaynağına aykırılık ve ona rağmen olamaz. Kur’an’la belirlenen ana ilkelere uygun olmak şartı herkes için, her zaman ve zeminde geçerliliğini koruyan ana ilkedir. Bu nedenle meşruiyetin kaynağı Kur’an’dır ve her zaman yeterli bir kaynaktır. Çünkü çözümün ilkeleri ondadır.

 

Kur’an’ın dışında kalan hadis külliyatı, fıkıh külliyatı, siyer ve tarih kaynakları Kur’an’a uygunluğu ölçüsünde istifade edebileceğimiz bilgiler ve yaşanmış tecrübelerdir. Bunların hayatımızdaki yeri bundan ibarettir. Geçmişin anlayış ve uygulamaları hiçbir zaman dinin kaynağı olarak görülemez.

 

Bu dinin Peygamberi yirmi üç yılık vahiy hayatı boyunca böyle bir şey yapmamış hep o konuda Allah’ın vahyini beklemiştir. Mekke hayatında içkiden şikayette bulunmaya başlayan Müslümanlara, herhangi bir yasak koymamış, konuyla ilgili gelen ayetleri okumakla yetinmiştir. (4/43), (2/219), (5/90-91)

 

Aynı durum faiz içinde geçerlidir. İlahi ikaz gelene kadar “eşyada aslolan mubahlıktır” kuralı gereğince, Medine’nin son yıllarında ilgili ayetler gelene kadar herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Bu uygulama bir tesadüfün eseri değildi; almış olduğu vahyi disiplinin sonucuydu. Biliyordu ki din Allah’ındır. Allah ne vermiş ise ona teslimiyet gerekir.

 

Bizim için kemale erdirilip tamamlanmış bir din olan (5/3) İslam vardır. Ki bu Allah katında makbul olan bir dindir. (3/19) Bundan başkasının da Allah katında kabul edilmeyeceği (3/85) açıklanmıştır. Bu nedenle diyoruz ki, dinimiz İslam, kendimiz de muvahhit bir Müslüman olmak istiyorsak yolumuzu belirleyen de Kur’an olmalıdır.

Google+ WhatsApp