Tek kanatlı kuş

Tek kanatlı kuş


Bütün bunlar ne için... Ne için bütün bu koşuşturma?” diye sordu kendi kendine, “hayatlarımız, içinde kendi anlamlarını dahi biriktiremeden gelip geçiyor!”

 

İnsanın kendi hakikati içinde yeri olan şeylerin bir kısmını görmezden geliyor olması, onlardan adeta kaçıyor olması tek kanatlı bir kuş haline getiriyor insanı. O sebepten ki, havada fasit daireler çizerek dolanmaya mahkum o tek kanatlı kuş gibi çaresizce dönüp duruyoruz içinden çıkamadığımız girdapların içinde. Kendini pişirecek ateşten kaçmaya çalışıyor bugün insan. Hamlığımız, çiğliğimiz, yaşlansak da değişmeyen olmamışlığımız hep bundan. Hayatımızdaki her şey, bizi kendi insanlığımızda büyütmek, derinleştirmek, bizi kendi hikayemiz içinde tekamül ettirecek, hakikatiyle birlikte insan kılacak olgunluğa, duruluğa, olmuşluğa erdirmek için oysa. Onlardan yüz çevirdiğimizde, kendi hakikatimizden yüz çevirmiş, kendi özümüze sırtımızı dönmüş oluyoruz. Bu yaşamamıza engel olmuyor belki... Ama gerçekten bir hayat sahibi olmamıza ve o hayatın içinde gerçekten içi insan olmanın manasıyla dopdolu bir insanlık inşa etmemize engel oluyor. Tek kanatlı bir kuş, ne kadar çabalasa uçmak için, dönüp durur kendi çaresizliğinin içinde, mesafe alamaz. Tek boyutlu insan da tıpkı böyle... Aynı girdabın içinde dönüp durmak, yerinde saymaktan başka ne ki!

 

“Bir mesele önce en yakıcı haliyle bizatihi tecrübe edilmelidir. O tecrübenin acısı bir dert haline gelmeli, dertle diyar diyar dolaşmalı, kapı kapı ona ayna tutacak biri aranmalıdır. Arayan bulur. Bulunanın kıymetini arayan bilir. Onu en iyi o anlar. Çünkü bu anlama artık dertleşmedir. Bu yolculuk tamama erdikten sonra elimizdeki kılavuzlara bir daha müracaat ettiğimizde yorumlamanın yormakla değil yorulmakla yapılan bir iş olduğunu anlarız. Başlangıçta ancak kuru kuruya tekrarlayarak çoğaltabildiğimizin o zaman taşıp dökülüşünü, sığdıracak kap bulamadığımızı görür ve doluluğun ne demek olduğunu işte o zaman idrak ederiz” diyor ‘İdeal ve Gerçek’te Arthur Schopenhauer.

 

Başka şeyleri değil, kendini biriktirmeye çalışmalı insan. Biriktirmekten kastım istif etmek değil gerçekten biriktirmek... Azı azla buluşturup çoğaltmak... Manayı başka manalarla zenginleştirmek... Günleri anlarla bütünleyip süslemek, güzelleştirmek... İnsanları anlamaya çalışarak ‘insan’ı anlamaya çalışmak... Hayatın özünü, bütün hayatlardan damıtarak kristalleştirmek... Sözleri, sözlerle denkleştirerek mayalamak, yoğurmak ve pişirmek... Gördüklerinde hayatı görmek, insanı görmek... Bütün bunlarda alemin hakikatini aramak... Aramak, bulmayı beklemeden aramak... Bulmayı değil, aramayı aramak... Bitirmeyi değil hep başlamayı denemek... Uykuları, uyanmaları getirdiği için sevmek... Sevgiyi biriktirmek, hayatın her köşesine erişecek bir muhabbete erişinceye kadar sevmek... Severek güzelleşmek, güzelleşerek sevmek... Eriştiğimiz her güzellikle başka güzellikleri çağırmak... İçimizde bütün hakikatiyle bir ‹insan› biriktirmek...

 

“Güzellik bu dünyanın en yüce sırrıdır” diyor Simone Weil, ‘Kişi ve Kutsal’ kitabında.

 

“Dem bu demdir dem bu dem” dedi meczup, “yalnız kendi içinin güzelliğiyle pişer bir adem!”

Google+ WhatsApp