Tasavvuf

Tasavvuf


Soru

 

Selamünaleyküm Hocam,

 

“Kim tasavvuf ilimlerine dalar da fıkıh ilmini ihmal ederse zındık olur, kim de fıkıh ilmini öğrenir tasavvuf ve diğer manevi ilimlerden uzak kalırsa fâsık olur, bu ikisini kendinde cem eden ise hakikat ehli olur” [İmam Mâlik hz. (rah.)].

 

“Daha önce [asr-ı saadet] tasavvuf diye bir ad yoktu, kendisi [zühd/takva] vardı. Bugün ise tasavvuf diye bir ad var, kendisi yok” [Ebu’l-Hasen Bûşencî (r.a.)].

 

“Kim günün başında tasavvufa girerse, öğlen olmadan önce onu ahmak olarak bulursun” [İmam Şâfiî Hz. (r.a.) Menâkıbu’ş-Şâfiî, 2/207].

 

“Akıllı biri günün başında tasavvufa girerse, öğlen olmadan önce ahmak olur” [İmam Şâfiî Hz. (r.a.) Hilyetu’l-Evliyâ, 9/142].

 

“Kim sofilerle/tasavvufçularla kırk gün birlikte bulunursa, aklı bir daha hiç geri gelmez” [İmam Şâfiî Hz. (r.a.) İbnu’l-Cevzî, Beyânu Telbîsi İblîs/Şeytanın Hileleri, 371].

 

Tasavvuf konusunda İmam Malik ve İmam Şafiî Hazretlerinin bu şekilde görüşleri olduğu iddia ediliyor. Bunlar sağlam kaynaklara dayalı sağlam görüşler midir? Veya bu görüşlerden bir kısmı daha sonraki zamanlarda değişmiş midir? Tekzip edilmiş midir? Tüm bu bilgiler ışığında tasavvuf için bidattir, dinden sapmadır veya sapıklıktır diyebilir miyiz? Yoksa tasavvufun dinde yeri var mıdır, Ehl-i Sünnet’e uygun mudur, dinin zahirî (şeriat) kısmının dışında batınî (tarikat) kısmı da tasavvuf olarak vardır diyebilir miyiz? Kısacası İslâm için soracak olursak tasavvufun dinimizde yeri var mıdır, varsa neresidir?

 

Cevap

 

Tasavvuf konusunda İmam Malik ve İmam Şafiî Hazretlerinin bu şekilde görüşleri olduğu iddiası ve yapılan nakiller sağlam kaynaklara dayalı değildir.

 

Tasavvufun İslâm’daki yeri hakkındaki düşüncemi defalarca ifade ettim, yakında basılan “Tasavvuf Şeriatsız Olmaz” isimli kitabımda konuyu daha geniş açıkladım.

 

Özet kabilinden şunları yazayım:

 

Din bilgi ve hükmünün asıl kaynakları (Edille-i Şer’iyye) Kitâb, Sünnet İcma ve Kıyas’tır. Bu kaynaklar herkese açıktır, doğrudan temasla bilgi edinemeyen kimseler için de çare “bilenlere sormak, bilenlerden öğrenmektir”. Şeriat (sahih İslâm) bilgisi ilham yoluyla değil, Fıkıh ve Kelâm usulünde ortaya konmuş bulunan yöntemle elde edilir.

 

İrfan, beyan ve ilim dışında bir manada kullanıldığında bundan maksat ilhamdır, keşiftir ve bunlara bağlı birikimdir. Yine ilmihal kitaplarında “şer’î delillerin her mümini bağladığı”, ilham ve keşfin ise genel bir bilgi ve hüküm kaynağı (delil, hüccet) olmadığı yazılıdır, Ehl-i Sünnet bu konuda ittifak halindedir.

 

Sünnet’le ve Ehl-i Sünnet’le tasavvufu eşitlemek, “ümmet varlığını, itikadını, değerlerini irfan (tasavvuf) sayesinde korudu” demek çok problemli bir ifadedir.

 

Şerîata hâdim olan tasavvufa ve irfana bir itirazım olmadığı gibi karşı çıkanları da hatalı bulurum, bulmuşumdur. Ama İslâm’ın beyana (Edille-i Şer’iyye’ye) ve bunlara dair ilimler ile eğitime değil de irfana dayandığını söylerseniz ve irfandan da tasavvufu kastederseniz bu daireye girmemiş milyonlarca mümini sahih İslâm’dan, Ehl-i Sünnet camiasından ve Sünnet’ten dışlamış olursunuz.

 

Başkalarını devamlı feraset ve basirete davet edenleri ben de şu maddeleri kabul konusunda aynı uyanıklık ve duyarlılığa davet ediyorum:

 

1. Tasavvufsuz İslâm olmaz diyenler ne söylediklerinin farkında iseler bundan derhal vazgeçsinler, aksi halde en azından Ehl-i Sünnet İslâm’ından uzaklaşmış olurlar.

 

2. İslâm’da tasavvuf yoktur, tasavvuf bid’attır, İslâm’a yabancı din, düşünce ve kültürlerden gelmiştir diyenler de bu davadan vazgeçmelidirler; başkalarında da tasavvufa benzer düşünce ve eğitim yöntemleri olabilir, ama İslâm tasavvufu İslâm’a aittir, onun meyvasıdır, ancak tasavvuf; mümin, Müslüman ve Ehl-i Sünnet olmanın şartı değildir.

 

3. Bugün tasavvufu tarikatlar temsil ediyor, ihlas ve ihsan vasıflarını elde edebilmek için başka çare bulamayıp tarikata girmek isteyenler varsa şu ölçülere dikkat etmeleri elzemdir:

 

a) Tarikat şeyhi islâmî ilimleri tahsil etmiş, ilmiyle âmil, yüksek ahlak sahibi ve ehlinden icazetli bir şahıs olmalıdır.

 

b) Tarikat şeyhi irşad hizmeti karşılığında halktan hiçbir menfaat sağlamamalıdır. İmkân varsa geçimi de kendi helal kazancından olmalıdır.

 

c) Tarikat şeyhi hata da edebilir, günaha da girebilir; bu sebeple onun sözleri ve fiilleri ile tasavvuf adına söylenenlerin ve yapılanların tamamı şeriatın şaşmaz ve objektif ölçütlerine göre değerlendirilmelidir.

 

d) Onun tarikatına girmiş olanların, eski hallerine göre iman, ibadet, muamelat, ahlâk... bakımlarından daha iyi Müslümanlar olduğu, tarikattan bu manada istifade edildiği sabit bulunmalıdır.

 

Fıkhın ve Kelâm’ın mezhepleri olduğu gibi tasavvufun da farklı kolları ve tarikatları vardır. Bu kollardan bir kısmında bid’atlar, hurafeler, Ehl-i Sünnet itikadına aykırı inançlar ve kabuller mevcuttur; işte bunların da ifsadından sahih İslâm’ı koruyan Fıkıh ve Kelâm’dır; bu ilimlerde işlenen Ehl-i Sünnet itikat ve uygulamasıdır; bunlara sadık kalan tasavvuf kollarını da bu ilim korumuştur.

Google+ WhatsApp