Tarihin arka bahçesi

Tarihin arka bahçesi


Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, vefatının 84. yılı dolayısıyla bütün ülkede dualarla yâd edildi. Nitekim dava adına atılan her adım, yapılan her iş tarihin hafızasına kaydedilir ve iyilikler tekrarlanarak bereketlenir. Bu ülkenin çocukları birinci derecede yakınlarını nasıl tanıyorlarsa Mehmet Akif’i de o kadar yakından tanırlar. Zira toplumun inanç, azim, kararlılık ve sarsılmaz değerlerini doğal bir üslupla dile getiren Akif, aslında hepimizin gönlünden geçenleri dillendirmiştir. Ve insanlarımız o zor günlerde inanç ve değerlerinden süzülüp gelen bu dizelerle moral bulmuş, birbirlerine kenetlenerek hayata tutunmuşlardır. Mehmet Akif kimliğimizi, duruşumuzu, niyetimizi ve karakterimizi söze dökmüş ve adeta resmetmiştir. Söz ne kadar önemli ise sözü söyleyen de o kadar önemlidir. O yüzden sözü hakka hizmetkâr kılan kahramanlara karşı vefayı bir borç biliriz.

 

Mehmet Akif’in geride bıraktığı manevi mirası ve edebi kişiliği gündeme gelir ve hayırla yâd edilir ancak nedense maruz kaldığı acılar, sürgünde geçirdiği zor günler, yoksulluğa terk edilişi pek dillendirilmez… Çünkü toplumun kalbinde yer edinen bir kişinin maruz kaldığı haksızlıkları dile getirdiğinizde, kusursuz olarak sunulan kahramanları sorgulamak zorunda kalacaksınızdır o yüzden gerçekler hep sumen altı edilir.

 

Toplumun motiv gücünü harekete geçiren ve kitleleri cesaretlendiren milli şairimizin vakti zamanında devlet erkânı tarafından desteklendiğini, baş tacı edildiğini düşünürüz. Hayatımızda önemli bir yeri olan Akif’e saygı ve hizmette kusur edilmediğini ve böylesine önemli bir şahsiyetin saygı ve hürmet ile karşılandığını zannederiz. Fakat ne yazık ki Akif de dava adamlarının yürüdüğü çileli yollardan geçmiş ve ağır bedeller ödemiştir.

 

Hatırlayacağınız üzere Mehmet Akif, TBMM’de milletvekili olarak görev yapmış ve Anadolu’nun birçok şehrinde hutbeler vererek halkı bilinçlendirmeye çalışmıştı. Ancak halkı öz değerlerinden koparmak için tasarlanan, maksatlı çalışmaların içinde yer almayı reddedince tehlike olarak görülmüş ve çileli bir yola itilmişti. Toplumu kimliksizleştirmek için yapılan tüm faaliyetleri reddeden Akif, zamanın yöneticilerinin hedefi haline gelmiş ve dava insanlarının kaderlerine ortak olmuştu. Akif zulme taraf olmamanın bedelini, sürgün edilmekle, yalnızlıkla, yoksullukla ödemişti. Kendisi Mısır’da geçen sürgün günlerinde ülkesine hep özlem duymuş fakat yaşadığı zorluklardan kimseye bahsetmemiş, kimseye dert yanmamış, halini Allah’a arz etmişti.

 

Kalbi doğup büyüdüğü topraklarda atan Akif’e sürgün çok ağır gelmiş ve onu derinden yaralamıştı. Çile, yoksulluk, yalnızlık, dışlanmışlık ve gurbet sadece ruhuna değil bedenine de dokunmuş ve o koca yürekli adam sürgün edildiği Mısır’da sağlığını kaybetmişti. Sesini bütün toplumun kalbine duyuran Akif, zamanın işbirlikçilerine boyun eğmeyince ağır ithamlara, dışlayıcı tavırlara ve yoksulluğa sürüklenmiş, çileli yolculuğunda maruz kaldığı hastalığı onu bitap düşürmüştü. Hastalığı ağırlaşınca ne olursa olsun vatanına dönmeye karar verdi ve bir dostunun desteği ile İstanbul’a geldi.

 

Hatırlayacağınız üzere sesi kulaklarımızda yankılanan ve yüreklerimize cesaret veren milli şairimiz Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetmişti. Fakat cenazesi için resmi bir tören hazırlanmadı, cenazeye devlet erkânından kimse katılmadı. O dönem hukuk fakültesinde öğrenci olan ve Akif’in cenazesine katılma şansı bulan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, 5 Ocak 1987 tarihinde Tercüman gazetesinde yayınlanan “Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında duygularını şu ifadelerle aktarır:

 

“…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı…

 

Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmına bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif’e ait olduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. Ve gençler hemen Emin Efendi Lokantası’nın bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.”

 

Mehmet Akif, zamanın işbirlikçilerine yalakalık yapmadı, kendisine vaat edilenlere itibar edip davasını satmadı, tutunduğu değerleri korumanın bedeli çileli bir yolculuktu o bu yolcuğu tek başına tamamladı. Sesi koca bir ülkenin kulaklarında çınlıyordu o ise Beyoğlu’nda bir apartmanda sürgün edilmenin, dışlanmışlığın, yoksullaştırılmanın, hastalığın ve yalnızlığın açtığı yarayı tek başına sarmaya çalışıyordu. Akif, doğru olanın, hak olanın bedelinin de ağır olacağını biliyordu. O yüzden başını eğmeden göçüp gitti. Allah ondan razı olsun.

Google+ WhatsApp