Tarihî derinlik

Tarihî derinlik


Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sınavında bu yıl 500 tam puan alan öğrencilerden biri de, Siirt’in Kurtalan ilçesindeki Selahaddin Eyyubi İmam Hatip Ortaokulu’nda okuyan Suriyeli Dlyar Safo’ydu. Savaş yüzünden 2015’te ailesiyle birlikte ülkemize gelen Safo, eğitimine üçüncü sınıftan itibaren Siirt’te devam etmiş. Düzenli ve sıkı çalıştığını anlatan Dlyar, “Hedefim mühendis olmak. Çalışmalarımı Türkiye’de yapmayı düşünüyorum” şeklinde konuşuyor.

Dlyar Safo, teknik olarak “mülteci” sıfatını taşısa da, aslında o bize ve ülkemize “yabancı” sayılmaz. Onunki, asırlar boyunca bu topraklarda sürekli tekrarlanıp duran bir hikâye. Yalnızca, modern dönemde ülkelerin arasına çizilen kalın sınırlar kafalarımızı biraz karıştırıyor, o kadar. Nitekim Dlyar’ın sınav sonucunun açıklanmasından sonra kendisine gösterilen bazı olumsuz reaksiyonlarda da bu kafa karışıklığının izlerini bulmak mümkündü. Bu reaksiyonlar, Türkiye’nin tarihî, kültürel ve coğrafî olarak durduğu yerin hâlâ net biçimde anlaşılamadığını gösteriyordu.

Bölgemizin farklı noktalarındaki karşılıklı geçişkenliklerin bolluğunu ve bugünkü Türkiye’nin Ortadoğu ve İslâm coğrafyasıyla beşerî bağlantılarının zannettiğimizden çok daha derin olduğunu gösteren sayısız örnek var. Uzun araştırmalara girişmeksizin, yazıyı yazarken aklıma geliverdiği şekliyle, bu örneklerden bazılarını sıralıyorum:

-İran topraklarını 1796’dan 1925’e kadar yöneten Kaçarlar hanedanı, 15’inci yüzyılda Yozgat dolaylarından Kuzey Azerbaycan’a göç eden bir Türkmen oymağıydı.

-Bugün Şam’daki en güzel sivil mimarî örneklerinden birini teşkil eden Azm Sarayı’nı yaptıran Es’ad Paşa el Azm, Konyalı Kemik Hüseyin Paşa adlı bir zatın torunlarındandı. Dördüncü Murad’ın Bağdat seferine katılan Kemik Hüseyin’in çocukları sonraki yıllarda Suriye’de yöneticilik vazifesi üstlendiğinde, ailenin unvanı Arapça’da kemik anlamına gelen “el Azm”a dönüşmüştü.

-1962’den itibaren Ürdün’de üç kez başbakanlık yapan ve Kral Hüseyin’in en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Vasfi el Tel, Birinci Dünya Savaşı bittikten hemen sonra, 1919’da Malatya’nın Arapgir ilçesinde dünyaya geldi. Annesi, Arapgirli Munife adlı bir Kürt hanımdı.

-Hareket Ordusu’nun meşhur komutanı ve İkinci Meşrutiyet devri sadrazamı Mahmud Şevket Paşa’nın küçük kardeşi Hikmet Süleyman, 1936-37’de Irak başbakanlığı yaptı. Hikmet Süleyman ve eşi Hacer Dağıstânî’nin kızları Ayser Hanım, bilahare Bilkent Üniversitesi’ni kuracak olan İhsan Doğramacı ile evlendi.

-Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın eşi İffet Suneyyân, 1916’da İstanbul’da dünyaya geldi. İffet’in annesi Asya Hanım, Sakarya / Akyazı’nın Bıçkıdere köyündendi. 2000 yılındaki vefatına kadar akıcı İstanbul Türkçesini hiç unutmayan ve Arabistan’a gelen Türk misafirleri ağırlamayı çok seven Kraliçe İffet, annesinin köyüne bir cami bile yaptırmıştı.

-Dünyaca ünlü Suriyeli âlim Saîd Ramazan el Bûtî, 1933’te Cizre’nin -günümüzde Şırnak’ın ilçesi- bir köyünden Şam’a hicret eden bir Kürt aileye mensuptu. 13 yaşında annesi öldüğünde, babası bir Türk hanımla evlendiği için, Bûtî Türkçe de bilirdi.

-1964-2004 arasında tam 40 yıl Suriye müftülüğü görevinde bulunan Şeyh Ahmed Keftârû’nun ailesi, 1878’de Mardin / Ömerli’den Şam’a göçmüştü.

-“Arap dünyasının divası” Lübnanlı şarkıcı Feyrûz’un babası Vedî Haddâd, Mardin doğumlu bir Ortodoks Hristiyan’dı.

-Yemen’in batı kesimindeki Mahvit’e bağlı 200 yıllık Beyt el Turkî köyünde bugün hâlâ Türk kökenliler yaşar ve kendilerini “Türk” olarak tanımlarlar.

-Keza, Cezayir’in kuzeydoğusundaki 1200 metre rakımlı Burc Zemmûra kasabasında da nüfusun önemli bir bölümü Türk asıllıdır.

-Yakın dönemde Libya İçişleri Bakanlığı yapan Fethi Başağa, soy isminden de rahatlıkla anlaşılabileceği gibi Türk asıllı bir aileye mensuptur.

(Türkiye’nin Balkanlar’la yakın bağlarına dair bilinen örnekleri almadım. Çünkü oralara yönelik olumsuz ön yargılara pek rastlanmıyor bizde. Ancak “Ortadoğu” veya “İslâm dünyası” dendiğinde cinleri tepelerine çıkan çok. Ayrıca Türkiye-Mısır veya İstanbul-Kahire arasındaki organik bağların çok meşhur misallerini de tekrar etme gereği duymadım.)

Şimdi, tüm bu tarihî derinliği ve zenginliği bir tarafa bırakıp, etrafımıza çizilen sınırların ufkumuzu daraltmasına müsaade etmek ve birtakım kuru ezberleri tekrarlayıp durmak, nasipsizlikten başka ne olabilir?

Google+ WhatsApp