Taliban ve Çin

Taliban ve Çin


Taliban Sözcüsü Zebihullah Mücahid, İtalyan “La Repubblica” gazetesine verdiği röportajda, Afganistan’ın yeniden imarının Çin’in ana ortaklığıyla gerçekleştirileceğini duyurdu. Yabancı güçlerin ülkeden çekilmesinden sonra ekonomik düzenin rayına oturtulmasında ve iç dengelerin yeniden kurulmasında Çin’in sağlayacağı finansmandan yararlanacaklarını kaydeden Mücahid, “Çin bizim en önemli partnerimiz; bizim için çok temel ve sıra dışı bir fırsatı temsil ediyor. Çünkü Çin, yatırım yapmaya ve ülkemizi yeniden imar etmeye hazır. [Çin tarafından finanse edilen] Yeni İpek Yolu projesine çok önem veriyoruz. Afganistan’da zengin maden yatakları var. Bunlar, Çin’in yardımıyla işler hale getirilebilir ve modernize edilebilir. Ayrıca Çin, bizim dünyanın bütün pazarlarına açılmak için kullanacağımız bir kapı” değerlendirmesinde bulundu.

 

Zebihullah Mücahid’in bu sözleri, süreci başından beri izleyenlerin gözünde “malumun ilamı” kabilinden olsa da, Taliban adına yapılmış resmî bir açıklama olduğu için önemli. İşler planlandığı gibi giderse, Afganistan’ın yakın geleceğine dair siyasî ve ekonomik manzara biraz daha netleşiyor demektir.

 

Taliban-Çin münasebetlerinin, örgütün 15 Ağustos’ta başkent Kabil’i ele geçirerek yönetime el koymasından çok önceye dayanan bir mazisi var. Taraflar arasında başlatılan diyalog süreci, nihayet geçtiğimiz temmuz ayında Taliban Siyasî Şefi Molla Abdulgani Birader’in Pekin’de resmen ağırlanmasıyla kamuoyuna ifşa edilmişti. Birader’in Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile görüştüğü ziyaretin ardından, Taliban’dan Çin’e yönelik “dostça” açıklamalar birbirini takip etmişti.

 

Çin yönetimi Taliban’ı resmen tanımakta aceleci davranmamasına rağmen, “Afganların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygılıyız” demek suretiyle, Taliban’ın “Afgan halkının meşru temsilcisi” olduğunu deklare etti. Taliban’ın hükümet modeli şekillenip kabine üyeleri dünyaya duyurulduğunda, Çin resmen tanıma konusunda artık vakit kaybetmeyecektir. Kabil’den gelen son bilgilere göre, Molla Abdulgani Birader’in devlet başkanlığındaki yeni Afgan hükümetinin ilânı an meselesi.

 

Başlangıç aşamasında, Taliban-Çin ilişkileri iki tarafın birbirinin iç işlerine karışmaması temelinde ve ekonomik işbirliği yönünde ilerleyecek gibi görünüyor. Batılı ülkelerin Afganistan’a yardımlarına, çoğu defa rencide edici yönlendirmeler, aşağılayıcı yorumlar ve Afgan halkının kültürüne müdahaleler eşlik ettiği için, Çin’in “Sınırlarınız dâhilinde ne yaparsanız yapın, beni ilgilendirmez” siyaseti, Taliban’ın da işine gelecektir. Öte yandan, Afganistan’ın, Çin açısından Asya (ve Afrika) ülkelerine yönelik bir “vitrin” işlevi göreceği de ifade edilebilir. “Her yönden çöküşe sürüklenen bir ülkeyi, cömert yardımlarıyla ayağa kaldıran, merhametli ve vefalı süper güç” imajını pekiştirmek için bir fırsat veya. “Amerika giriyor, yakıp yıkıyor. Sonra da kaçarcasına terk edip gidiyor. Ama ben geliyorum, imar ediyorum, ihya ediyorum” vurgusu. ABD ve diğer dünya devlerinin askerî işgallerle darmadağın ettikleri ülkelerin şuur altında, Çin’in ekonomik yardımlarının böyle bir psikolojik anlamı var. Bu yardımlar her ne kadar karşılıksız ve bedelsiz olmasa da.

 

Zebihullah Mücahid’in vurguladığı zengin maden yatakları konusu ayrıca önemli. Zira üstünde çatışma ve boğuşmanın eksik olmadığı Afganistan topraklarının altı, el değmemiş hazinelerle tıka basa dolu. Altın, bakır, kurşun, petrol, doğalgaz, uranyum, boksit, demir cevheri, lityum, krom, mermer, alçıtaşı, kükürt… Ne ararsanız mevcut. Ülkede on yıllardır devam eden istikrarsızlık ortamı nedeniyle, bu madenlerin tam kapasiteyle çıkarılması, işlenmesi ve pazarlanması şimdiye kadar mümkün olmamıştı. Yeni Taliban yönetimi, madenlerin Afgan ekonomisine kazandırılmasında aslan payını Çin’e vereceğini şimdiden ilân etmiş bulunuyor. 2010 itibariyle yapılan değerlendirmelerde, Afganistan’daki doğal zenginliklerin kıymeti 3 trilyon dolar olarak hesaplanıyordu. Bugün yapılacak tahminlerde, rakamın daha fazla çıkacağı açık.

 

Meseleye bir Müslüman ülkenin kaderi ve halkının bağımsızlığı açısından baktığımızda, ABD’nin gidip yerine Çin’in gelişi, acaba “kurtuluş ve zafer” sayılabilir mi? Bu sorunun cevabını da herhalde, geleceğin tarihçileri bugünleri yazarken verecek.

Google+ WhatsApp