Sunî teneffüs

Sunî teneffüs


“Yeryüzünün tarihiyle biraz fazla uğraşınca, bugün maalesef pervasızca sömürülen yeryüzüne karşı derin bir saygı duymaya başlıyorsunuz. Yeryüzü sistematik bir biçimde yağmalanıyor. Bizim yeniden yeryüzü karşısında, onun güzelliği, yabancılığı, eşsizliği karşısında şaşırmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bahçede tecrübe ettiğim şey: Yeryüzü büyüdür, bilmece ve sırdır. Ona sömürülecek bir kaynak gibi davranırsanız onu zaten tahrip etmişsiniz demektir”

 

Yukarıdaki ifadeler, son zamanlarda ismini sıkça duyduğumuz Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han’ın ‘Yeryüzüne Övgü - Bahçelere Bir Yolculuk’ adındaki tatlı ve fevkalade önemli bulduğum kitabından. Han bu kitabında ‘yeryüzünün en yalın ifadesi’ olarak simgeleştirdiği bahçeden bakıyor, kendi bahçesinden hayata, insana, bitkilere, mevsimlere ve daha başka şeylere dair yalınkat, berrak, dokunaklı notlar çıkarıyor. Zamanın belki de en kritik kavşak noktalarından birinde çılgın bir döngü içinde sürüklenirken; Han’ın bahçesiyle yaşadığı bu tazeleyici tecrübeden ya da bir başka ifadeyle bahçeyi varlığıyla tecrübe edişinden çıkardığı bu notlar, hepimiz için değerli, değerliden de öte hayati nitelikte dersler taşıyor. Bahçe, artık bizim gibi mega-şehirleşmiş kimselerin tecrübe etmediği bir şey... Dünyalar güzeli bir motifi gergefe işler gibi el işçiliği ve gönül inceliğiyle düzayak evlerin önüne, arkasına, sağına, soluna nakşedilmiş, doğrudan toprağa işlenmiş özgün bahçelerden söz ediyorum. Yoksa bizim civarımızda da kesilip biçilmiş, beton ve plastikle zevksizce detaylandırılmış, geometrik, soğuk peyzaj ürünü, tasarım eseri bahçeler var. Parklar, siteler, sosyal alanlar, kavşaklar, yol kenarları tabiata benzerliği yok edilmiş bu yapay ve insana hiçbir şey ilham etmeyen bu bahçelerle dolu. Olmasın demiyorum, olsun elbette; şehirler öyle ya da böyle yeşillensin. Ama bilelim, Byung-Chul Han’ın bahçesinden edindiği o hayati tecrübeleri bu yapay bahçeler bize sunmuyor, insanlığımızda eksilmiş olan tabiatı azıcık dahi olsa yerine koymuyor. Çünkü bahçe, tabiat, bitkiler, çiçekler, börtü böcek, gelip geçen mevsimler, bir bahçenin içinde nefes alıp veren, yaşayan, bahçeyi yaşatan o şeyler; bizim için hayatın günlük hayhuyunu estetize etmekten, boş hayıflanmalarımıza, samimiyetsiz özlemlerimize, esastan yoksun söylenmelerimize malzeme olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bizim için bahçe, evimizin herhangi bir duvarından hayatımıza bakan üçüncü sınıf bir ressamın elinden çıkmış zevksiz ve solgun bir tablo... Bizim evlerimizden, yazık ki hayatı, tabiatı, yeryüzünü doğrudan tecrübe edebileceğimiz hakiki ve can tazeleyici bahçelere çıkılamıyor. Tecrübeyle sabit ki öyle!

 

Aynı kitaptan bir de Heidegger alıntısı ekleyelim yazının burasına: “Yeryüzünü kurtarmak, ondan faydalanmaktan ya da onu işlemekten daha fazla bir şeydir. Toprağı kurtarmak ona efendi ya da kul olmak değildir ki bunun bir adım sonrası sınırsız sömürüdür. Ölümlüler, gökyüzünü gökyüzü olarak kabul ettikleri sürece hayatta kalabilirler. Güneşi ve ayı yörüngelerinde, yıldızları rotalarında, mevsimleri bereketliyse bereketli, kıtlıksa kıtlık halinde bıraksınlar, geceyi gündüze ve gündüzü telaşlı bir huzursuzluğa dönüştürmesinler”

 

Bahçedeki insan eskiden bitkileri, çiçekleri, ağaçları kelimeleri olarak görüp onlarla bütünleşiyor, bu harmoninin uyandırdığı ilhamla tabiatın kendi civarındaki bir parçasına kendi şiirini yazmayı deniyordu. Şimdi, neredeyse kurulum kılavuzuyla gelen demonte botanik tasarımlara bahçe diyoruz. Ve bu kahredici dönüşüm, her ne kadar uzmanlarca yeni şehirleşme projeleri içinde yeşil alanlara yüklediğimiz yeni misyonun bir gereği olarak açıklanıyor olsa da, aslında insanın kahredici dönüşümünün bir neticesidir. ‘Bahçe’leri geçmişte bırakıp yaşadığı nefes darlıklarına ‘yeşil alanlar’la suni teneffüs yaptırmaya çalışan bir insan... Papatyalar, yıldız çiçekleri, şimşirler, nar ağaçları, uğur böcekleri, bin bir renkli kelebekler, ürkek serçeler acıyarak bakıyor olmalı bizim bu hak edilmiş perişanlığımıza!

Google+ WhatsApp