Şükrü Hüseyinoğlu: Diyarbakır izlenimlerim

Şükrü Hüseyinoğlu: Diyarbakır izlenimlerim

İki hafta önce, “Sistem İçi Değişim Süreçlerine Müslümanca Bakış Nasıl Olmalı?” konulu sohbet programı için Diyarbakır’daydım. Kısaca birkaç izlenimimi paylaşmak istiyorum.

Bir ay önceki Van programı sonrası dönüşte yazdığım bir kanaatim vardı, ki ta 2001 yılında Ağrı Patnos’ta oluşan kanaatimin bir devamıydı, “Kürdün Müslümanını bir ayrı seviyorum” şeklinde. Bu kanaatim Diyarbakır’da daha da güçlendi. İslam’ın insanlara kattığı güzelliklerin Müslüman Kürtlerde bu kadar güçlü hissedilmesinde, sanırım modern tuğyanizmin henüz o coğrafyaya tam olarak nüfuz edememiş olmasının etkisi büyük olsa gerektir.

Kemalist tuğyan Anadolu’nun batısını yaygın olarak ifsat edebilmişken, kendisine karşı direncin hep varolduğu doğusunu o derecede ifsat etmeyi başaramadı. Ne var ki kemalist tuğyanın yapamadığını bugün onun Kürt versiyonu olan Apoist tuğyan yapmakta, bu konuda epey de mesafe kaydetmiş görünmektedir. Van’da da, Diyarbakır’da bu durumu görebiliyorsunuz.

Bâtıl batının bu coğrafyadaki ana acentası kemalist tuğyana olduğu gibi, bölgesel acentası apoist tuğyana karşı da, bu coğrafyada direnebilecek ve güçleri nisbetinde direnmekte olanlar Müslümanlardır. Kısacası Müslümanlık, aynı zamanda Anadolu coğrafyasının batı tuğyanizminin kültürel ve siyasi işgaline karşı direniş demektir bu ülkede.

Diyarbakır, Hz. Ömer döneminde 639 yılında Halid b. Velid’in oğlu Süleyman ve arkadaşlarınca fethinden bugüne “İslam şehri” damgasının çok güçlü, gayet estetik ve yok edilemez şekilde vurulduğu güzel bir şehir. Özellikle sur içi tam anlamıyla bir tarihi camiler kenti. Kardeşlerle şehri gezerken, tarihi ve birbirinden güzel camilere tanıklık ettiğimde, birkaç defa “Bu şehre, İslam şehri damgası vurulmuş bir defa. Burayı ne Kemalizme, ne de Apoizme asla bırakamayız” dedim, doğal bir refleks olarak.Diyarbakır programım, üst üste gelen acı haberler sebebiyle son derece hüzünlü geçti. İlk olarak, uçaktan indiğimde yeğenim aradı ve sevdiğimiz bir eniştemiz olan, halamın beyinin kovid tedavisi gördüğü hastanede vefatını haber verdi.

Birkaç saat sonra ise bir kardeşimiz arayıp, Muratcan Kaya ve üç arkadaşının Bursa yolunla geçirdikleri elim kaza sonucu vefatlarını haber verdi. Mahalleden Akif kardeşimizin oğlu Muratcan’ı çok severdim, gayretli, kabına sığmayan bir gençti. En son dergi fuarında görüşmüş, fotoğraf çektirmiştik.

Sohbet programları ikinci gün için planlanmıştı, İlk gün daha ziyade genel bir Diyarbakır gezisiyle geçti. Dicle kenarı, hevsel bahçeleri, surlar ve sur içinde, 639’daki fethi sonrası şehre İslam beldesi damgasını güçlü ve estetik şekilde vurmuş olan camiler gezimizin ana rotalarıydı.

Her yanına “İslam beldesi” mührü vurulmuş bir şehirle karşılaşmak doğrusu beni Diyarbakır adına son derece umutlandırdı. Bu yoğunlukta kadim İslami eser zenginliği ve özellikle birbirinden güzel camilerin varlığına hayran kaldım. Bu hayranlığımı da kardeşlere “İslam beldesi mührünün bu kadar güçlü vurulduğu bu şehri kemalizm veya apoizm gibi bâtıl ideolojilere bırakamayız” sözleriyle ifade ettim bir kaç kez.

Çarşı-pazarı ve sosyal hayatı çok canlı bir şehir olarak gördüm Diyarbakır’ı. Çok güzel bir mimariye sahip eski bir taş hanın alt katının, İslami yayınların satıldığı kitap çarşısı olarak faaliyette olması şehir adına umutlandığım bir başka husus oldu.

Sur içinde rotamız hep bir tarihi camiden bir diğerine olmak üzere yürürken, bir kuruyemiş dükkanının tezgahındaki “Kürt Kahvesi” ambalajı dikkatimi çekti. “Türk kavhesi olur da Kürt kahvesi olmaz mı? Tıpkı Türk kemalizmi olduğu gibi, Kürt kemalizminin (apoizmin) de olması misali” diye düşündüm, tebessüm ederek.

Ulu Camii’nin avlu girişine geldiğimizde, caminin meşhur müdavimi, avlu ve kapısında bulunup camiyi görmeye gelenlere kendi usul ve üslubunca tebliğde bulunmasıyla tanınan Ramazan Bökçün’le karşılaşıp hal hatır sorduk. Biz çıkarken, o etrafındaki birkaç kişiye tebliğini sürdürüyordu. “İnsan bir şey yaratabilir mi? Bir şey yaratamayan nasıl yol gösterici olabilir?” sözleriyle muhataplarını düşünmeye dâvet ediyordu.

Dört ayaklı minareyi de ziyaret edip akşam namazımızı oradaki tarihi camide ikame ettikten sonra gezi programımızı bitirmiş olduk. Diyarbakır’ın her karışında rahatlıkla müşahede edebildiğiniz İslam beldesi mührüne rağmen, bugün şehirde toplumsal yapıyı İslam’ın değil de, bâtıl ideolojilerin şekillendiriyor olmasına hayıflanıyorsunuz tabi neticede.

Bu meseleyi konuştuğumuzda, Diyarbakırlı kardeşlerimiz bizim teorik bir varsayım olarak söyleyegeldiğimiz bir hususu maalesef teyit eden tesbitlerde bulundular.

Nasıl ki Anadolu’nun batısını kemalist tuğyan ideolojisi laikleştirmiş, sosyal hayatı önemli ölçüde gâvurlaştırmış ise, aynısının şimdilerde apoist tuğyan ideolojisi ve kadrolarınca Anadolu’nun doğusunda, Kürtlerin yaşadığı beldelerde gerçekleştirilmekte olduğunu ifade ettiler. Ki yukarıda da belirttiğim gibi şehri gezerken bu durumu kolaylıkla müşahede edebiliyorsunuz.

Aslında şahsen bu durumu 2019’da bir yardım faaliyeti çerçevesinde gittiğim Afrin’de de gözlemlemiştim. Koskoca Afrin’de, başı açık birkaç kızla karşılaşmıştık ve onlar da maalesef Kürt mahallesindeydi. Orada sürekli  yardım çalışmaları yapan kardeşimiz bu durumu apoizmin bölgedeki laikleştirme etkisiyle izah etmişti.

İkinci gün sohbet programlarımız vardı. Önce hanım kardeşlere, ardından da beylere yönelik, ki çoğu genç, dinamik kardeşlerimizdi. Karınca kararınca, yaşanmakta olan sistem içi değişim süreçlerine Müslümanca bakışın nasıl olması gerektiğine dair izahlarda bulunmaya çalıştım. Elhamdulillah, sohbetlerimiz gerçekten verimli geçti, dinleyen kardeşlerimizin de katkılarıyla zenginleşti.

Genç, dinamik, eğitimli ve bilinçli bir dinleyici kitlesiyle muhatap olmak, konuştuklarınızın makes bulduğunu görmek, yaşanan yoğun istikamet krizi süreçlerine rağmen halen istikamet bilinci üzere sebatkâr olma kararlılığı gösteren genç kardeşlerimizin varlığına tanıklık etmek umut vericiydi.Son olarak şunu belirtmek isterim ki, bâtılın varlığı, bizatihi bir varoluş değildir bilindiği üzere. Bâtılın varlığı, hakkın ortaya konulmaması durumundan ibarettir. Tıpkı karanlığın, güneşin ortada olmamasından ibaret olması gibi.

Biz Müslümanlar üzerimize düşen çabayı gösterip, yegâne hak din (hayat nizamı) olan İslam’ı doğru temsil ettiğimizde, vakti zamanında İslam mührünün doğusu ve batısıyla her beldesine çok güçlü şekilde vurulmuş olduğu bu coğrafyada bâtıl ideolojiler ve onların egemenliklerinin ayakta kalması mümkün değildir.

İktibas Dergisi

Google+ WhatsApp