Statü, racon vesaire...

Statü, racon vesaire...


Ev hayatında, iş hayatında, farklı toplumsal ilişkilerde bir statüye sahip olmak hemen herkesin çok önemsediği bir şey haline gelmiş gibi görünüyor. Kendisini eşitler arasından bir adım öne ya da yukarıya çıkaracak türden bir statü kazanmak için çok uğraşıyor insanlar. Bu arayışı uzun yoldan da sürdürenler var, kısa yollar, kestirmeler arayan niceleri de var. Kısa yoldan gidenlerin, uzun yoldan gidenlere göre, sonradan sahip oldukları bu yeni konumu hazmetmekte zorlandıkları bir gerçek...

Bu hazımsızlığın başkalarından saklanamaz birtakım davranış bozukluklarına yol açtığına karşımıza çıkan çeşitli örneklerle birçok defa şahit oluyoruz. Hak ederek ya da imtiyazlı biçimde sahip olduğu statüyü başkalarına karşı nobranca, hoyratça, ölçüsüzce kullanmaya çalışanların sayısı hiç az değil. Gücün, paranın, makamın, şöhretin, bir şekilde sahip olduğu ilişkilerin, kendisine başka insanlara karşı ölçüsüzce hükmetme hakkını verdiğine inanıyor böyleleri. Sahip olduğu statünün verdiği bir tür kibir ve sarhoşlukla... Onları statüsünü gözümüze sokan aşağılayıcı üsluplarından, gizlemeye çalışmadıkları kabalıklarından, ayrımcı tavırlarından hemen tanıyabiliyor ve teşhis edebiliyoruz.

İş yerlerinde üstün astına, amirin memuruna, evlerde genellikle erkeğin kadına ya da çocuklarına, seçilenin seçenlere, mesela lokantada müşterinin garsona, kentlinin köylüye, kıdemlinin daha az kıdemliye... Örnekler çoğaltılabilir; toplumsal hayatımızın her yanına sirayet etti bu kabalıklar, bu aşağılamalar, bu üstten bakan tavırlar, bu statü dayatma raconları... Bir şekilde elde ettikleri ‘statü’leriyle başkalarını ezmeye, dövmeye, içlerindeki ezikliği başkalarının üstünde tepinerek gidermeye çalışan bu sinir bozucu karakterler, garip ama, aynı zamanda çok acınası tipler... Çünkü bir yerden sonra nereye doğru gittiklerini ve sadece başkalarına değil, kendi insanlıklarına da ne kadar ayıp ettiklerini göremez hale geliyorlar.

Bizim geleneksel değerler dünyamızda yakın zamanlara kadar çok ayıplanan, hiç kimsenin kolay kolay aşikar edemeyeceği davranışlardı bunlar. Şimdilerde her seviyede o kadar çok rastlanıyor ki böyle davranışlara, alışıldı herhalde ki, kimse eskisi kadar yadırgamıyor artık.

İnsanların dünya hayatında bir çok farklı biçimde imtihan edildiklerine inanıyoruz. Kimileri yoksullukla ve yoksunlukla imtihan ediliyor. Kimileri de sahip oldukları imtiyazı, gücü, parayı, makamı ve çevreyi nasıl ve ne yönde kullandığıyla... Yoksulluk ve yoksunluk, insanın farkında olmayacağı şeyler değil. Başkalarının sahip olduklarından eksik kaldığımız şeylerin esbabımucibesini idrak eder, halimize rıza göstererek sabredebilirsek eğer, bu zorlu imtihanı alnımızın akıyla geçebiliriz. Buna karşılık; sahip olduklarımızın başımızı döndürmesine izin verir; bizi, bizim sahip olduklarımıza sahip olmayanlar karşısında daha imtiyazlı, daha seçkin, daha hükümran ya da daha üstün kıldığı fikrine kapılırsak eğer, bu bir tür akıl tutulması, idrak kaybı ve bir tür sarhoşluktur ki, Allah korusun, yanlıştan dönecek iradeden mahrum bırakır bizi.

Şu üç günlük dünyada sahip olduğumuz statü, güç, para, imtiyaz, şöhret ve nüfuzla başkalarını incitmeye kalkışmaktan daha acıklı, daha ezikçe, daha kendini bilmez bir insanlık hali var mıdır? Yokuş aşağı giden bir dünyada frenleriniz tutmuyor, bunun gibi bir şey!

Google+ WhatsApp