Sözün bittiği yerde insan da bitiyor mu?

Sözün bittiği yerde insan da bitiyor mu?


Böyle susup oturacak mısın, anlatsana bir şeyler” dedi yürüyenlerden biri. “Bu belki sadece suskunlukla anlatılabilecek bir şeydir” diye geçirdi içinden diğeri.

 

Sözün bittiği yer... Son zamanlarda çok kullanılan bir ifade bu... Medyatik dolaşıma girdi, o dolaşımın içinde anlamından büyük ölçüde soyundu ve bir klişeye dönüştü. Oysa, üstünde azıcık düşünme imkanı bulabilsek pek çok derin meseleye kapı açabilir bu ifade... Sözün bittiği yer, bir anlamda insan dimağının sınırına gelip dayandığımızda bitiyor olmalı. Hani şairin o meşhur şiirinde söylediği gibi, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yer orası... İnsan her şeyin ifade edebildiği kadarını anlıyor, anlamlandırabiliyor. Sonrasını yürümek ancak sezgilerle, kalbe doğan belli belirsiz ilhamlarla mümkün... Orada bir şey var, hayata dahil ama hayatla sınırlı değil belli ki... İfade edemediğimiz ama varlığını, bizim sınırlarımızdan taştığını ve aklımızın almayacağı mesafelere doğru uzayıp gittiğini hissedebiliyor, sezebiliyoruz. Hepimizin yaşadığı, hissettiği bir şey bu, hepimizin sıklıkla gelip dayandığı bir eşik... İnsanın günlük yaşantısının ötesine taşan her türlü sanatlı iş, derin fikirler, kavrayanı bile hayrete düşüren kavrayışlar o eşiğin ardına doğru attığımız serbest çağrışımlı sezgisel yolculukların eseri... İyi bir şiirin gizemli derinliklerini, yaşadığımız kısır ve sığ hayatın içinde bir yerde bulamayacağımız aşikar... İnsan sözün bittiği yerin ötesini, ötelerini belki muhakemesinde değil, muhayyilesinde aramaya çıktığında böyle hayat-üstü ifadeler ortaya çıkıyor.

 

Sözü zihnimizdeki mantıksal düzenin bir çıktısı olarak görmeyi daha çok tercih ediyor bugünün insanı. Böylece beyan edilmese de, sözün bittiği yerde insanın da bittiğine hükmediliyor içten içe. Bu insanın aklının ve kalbinin engin ufuklarından kendini mahrum bırakması demek... Bu yoksunluk, ‘eser’ diye ortaya konan neredeyse her şeyde az ya da çok kendini belli ediyor.

 

“Sükut denizdir, söylemek ırmağa benzer. Deniz seni aramaktayken, sen ırmağı arama!” buyuruyor Hazreti Mevlana.

 

Söz üzerine inşa edilen yeni sosyal düzen, hayatı ister istemez sözün var olabildiği yerle sınırlı kılıyor. Zeka ve mantık, bu yeni dünyanın başrol oyuncuları... Aşkın olan, hissetmekle, sezgiyle, hayalle ulaşılan hiçbir ufku kalmıyor insanın böyle bir dünyada. İnsan kendi sözlerinde esaret yaşıyor. Söz kutsanıyor, sessizlik söz üstüne kurulan bu dünyanın isyanı sayılıyor.

 

“Modern anlamıyla iletişimde sessizliğe yer yoktur. Bunun yerine söze, sözcükleri kusmaya, itirafa dayalı bir zorlama vardır; çünkü iletişim bütün bireysel ve sosyal sorunların çözümü olarak öne sürülür. Bu bağlamda günah ‘hatalı’ iletişim kurmaktır, bunun çok daha kötü ve affedilmez olanı ise susmaktır. İletişim ideolojisi sessizliği boşluğa, söylemin orta yerindeki bir uçuruma indirger, sözün bazen sessizliğin ortasındaki boşluk olabileceğini ise anlamaz” diyor David Breton, ‘Sessizlik Üzerine’ kitabında.

 

Kadim geleneklerde hakikat sözün bittiği yerde başlayan bir şey... Çünkü hakikat, sözle sınır vurulamayacak enginliğin adı... Sonlu sınırlı insanın, sonsuz ve sınırsız bir ummanı seyre dalıp hayrete gark olduğu yer... Sözün başladığı ve bir daha durmadığı bir dünya patinaja mahkum bir dünya... Sözün bittiği yere varmaya imkan bulamayan, bulamayacak olan bir dünya... Bizim her gün belki birkaç defa bu ifadeyle karşılaşıyor olmamız da işin acıklı tarafı, can acıtıcı ironisi olsa gerek!

 

“Sözün her şeyi hafiflettiği her yerde” dedi beyaz saçlı adam, “suskun insanların ağırlığı nasıl da artıyor.”

Google+ WhatsApp