Soyutlama oyunları

Soyutlama oyunları


Eğitim-öğretim müfredatlarında talebeye “soyut düşüncenin erdemleri” aşılanmaya çalışılır. İnsanın, “kavrayış “ dünyâsını ancak yüksek dereceli soyutlamalar üzerine binâ edilebileceği öngörülür. Herbirisi yüksek soyutlamaların eseri olan kavramlar olmadan insanın ufkunu genişletemeyeceği vurgulanıp, başta felsefe olmak üzere soyutlama kapasitesi yüksek alanlara çağrı yapılır .

Bu bakış elbette tek başına yanlış değildir. Ama sıkıntı, soyut düşüncenin aynı zamanda şehevî bir alan olmasıdır. Soyutlamaları bir noktadan sonra durdurmak bizzat onları üretenler açısından da pek mümkün olamıyor. Her soyutlama aslından somut bâzı durumlardan hareketle başlıyor. Lâkin somut-soyut bağı bir noktadan sonra kopuyor ve bunun yerini soyutlamalara gömülmüş , Alev Alatlı’nın pek beğendiğim ifâdesiyle bir “fikircilik” alıyor..I. Kant, kendisi ne kadar hakkını verdi bilemiyorum ama somut-soyut bağına titizlenmeyi vaz ediyor, hayatta karşılığı olmayan soyutlamaların , soyutlanmayan somutluklar kadar körlük getireceğini yazıyordu.

Soyutlamalar içinde kaybolmanın doğurduğu daha ileri bir durum daha vardır. O da, bunları üreten ve taşıyan “fikirci” çevrelerin, bir süe sonra sâdece gerçeklikten kopmaları değil, gerçekliği de fikirlere uygun kılma güdüsüdür. Fikirleri hakikâtten daha hakikî görmek hastalığı. Dahası hakikâtleri fikirlere uydurma gayretkeşliği.. Buna târihten tedirgin olma duygusunun rehberlik ettiğini düşünüyorum. Her soyutlama târihten ürker. Çünkü her genelleme veyâ soyutlamanın târihte yanlışlanabileceği durumlar mevcûttur. Soyut düşünce bu tedirginliği ya “yaygın olan” ile “istisnâi olan” arasında bir ayırım yaparak , “isitisnâların kâideyi bozamayacağı ilkesinden hareketle savuşturur veyâ iddialı bir şekilde kendisini mistikleştirir ve târihten âzad eder.

Batı soyutlamasında bu dediklerimin tam bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Batı, kolayca görülebileceği gibi bir soyutlamadır. İçinde bilim, teknoloji, felsefe, akıl ve estetik gibi şubeler vardır. Batı kavramı, artık kendilerini Batılı olarak özneleştirmiş kişi ve çevrelerin îmâlidir. Bu soyutlama, diğer soyutlamalar gibi kendisini târih karşısında bağımsız görür. Evrensellik düşüncesi ile Batı’nın özdeşleştirilmesi bunu işâret eder. Batı değerleri ,Batı’nın kendisini mistikleştirmesinin fonksiyonudur. Bu sûretle târihselliğinden arınır , kendisini damıtır ve bizzât kendisi ,menşei “Batılı” olsun veyâ olmasın tekmil dünyâ toplulukları için “târihin amacı” hâline getirilir.

Batı kavramını târihsel pratiklerine geri çektiğimizde tablonun kaotik olacağı âşikârdır. Rönesans dâhilerinin, şâirlerin, romancıların, müzisyenlerin, filozofların steril alanlarından çıkar, kanlı iktidâr ilişkilerinin, savaşların pratikleriyle karşılaşırız. T.Adorno boşuna “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” dememiştir. Bu boyutta kafalar karışır. Batılılaşmayı bir “ev ödevi “olarak benimsemiş yerli entelijensiyalar için bu tablo daha da acıtıcıdır. Bir taraftan Batı’nın kötülüklerini, başta sömürgecilik üzerinden birinci elden yaşamış çevrelerdir bunlar. Diğer taraftan kültürlenmeleri Batı değerlerinden beslenir. Batı’nın refahı, Batı’nın değerlerine de gıpta etmektedirler. Pekiyi bu aktarma işi nasıl olacaktır? Yerlici eğilimler besleyenler, Batı’nın ulûm ve fünûnuna hayranlık ile sınırlandırırlar zihinlerini. Buna medeniyet derler. Garb’ın şimendüferini Şark kervânlarının iptidâiliğinin suratına çarpan Muallim Nâci, Batı şehirlerinin intizamını, Şark şehirlerinin virânelerine dayatan Ziyâ Paşa medeniyetçilik fikriyâtının duygularını açığa çıkarır. Diğer taraftan Garb’ın kültürünü şâîbeli bulurlar ve reddederler. Soyutlamacıdırlar onlar. Ahmed Midhat Efendi, Mehmed Âkif gibilerin temsil ettiği bir bakıştır bu. Minimalist Batıcılar denir onlara. Türkiye’de anaakımı oluştururlar. Buna mukâbil Batı’yı evrensel düzeyde kabûl edenler sanki maksimalist gibi görünür. Batı’yı sâdece bilim ve teknolojisiyle değil, tekmil değerleriyle özümsemek gerektiğini savunurlar. Dr.Abdullah Cevdet bunun ideal tipi olarak bilinir. Onun maksimalist bakışının revizyonu, ıslah edilmiş hâlidir aslında kurucu değerlerimiz. Yereli soyutlayıp damıtarak , yine soyutlanmış, damıtılmış Batı değerleriyle uyumlulaştırmak; ez cümle “Batı’ya rağmen Batılılaşmak” olarak formüle edilir. Bu meâlde başvurulan, evrenselci “çağdaşlaşmak” kavramı ise hayli mistikleştirilmiş ve yine bir soyutlama içinde soyutlama olarak bu defâ Batı’dan kopartılmıştır. Bütünlüklü olarak bakıldığında bu bakış her ne kadar ilkine göre daha maksimalist görünse de aslında en az o kadar minimalisttir. Yine bu çerçeveden bakıldığında Türkiye’deki kültür kavgalarının sıfır toplamlı bir oyun olduğu kolayca görülebiliyor.

Târihsel durumlar ise nihâyetinde hep birer “ara durumlar” tecelli ediyor. Somutluklar bastırıyor. İhtiyaç ve çıkarların şekillendirdiği yorumlar fikirleri eğip büküyor ve kendi kıvamına sokuyor. Soyutlamalarımıza uygun olmadığı için bunlarla da kavga etmekten geri durmuyoruz. Nâfile kavgalar bunlar. Ama can yakıyor. Somut olarak yaşadıklarımız, zihinlerimizde kurduklarımıza her defâsında aykırılık doğuruyor. E.M. Remarque’ın ünlü romanının başlığından ödünç alarak söyleyelim: Garp cephesinde yeni bir şey yok. Auschwitz’den sonra çok savaş yaşandı ve çok şiir yazıldı…..

Google+ WhatsApp