Söylemiş midir?

Söylemiş midir?

İnsan türünün kullandığı dillerin tamamında “geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman” kipleri vardır. Fakat bu insanın üç zamanı yaşayabildiği anlamına gelmez. İnsan sadece şimdiki zamanı yani “ânı” yaşar. Ne yaparsa yapsın geçmişe gidip yaşadığı bir olayı yeniden düzenleyemez.

RAMAZAN DEMİR
 
 
İnsan türünün kullandığı dillerin tamamında “geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman” kipleri vardır. Fakat bu insanın üç zamanı yaşayabildiği anlamına gelmez. İnsan sadece şimdiki zamanı yani “ânı” yaşar. Ne yaparsa yapsın geçmişe gidip yaşadığı bir olayı yeniden düzenleyemez. Hatta verdiği bir nefesi bile geri alamaz. Verdiği nefes başkası, aldığı nefes başkasıdır. Ve tıpkı bunun gibi ne yaparsa yapsın geleceği yaşayamaz. Çünkü gelecek yaşadığı an değil, yaşamayı tasarladığı andır. Peki sadece “ânı” yaşayan bir insan yazım veya konuşma dilinde geçmiş zaman ve gelecek zaman kipine neden ihtiyaç duyar? Çünkü insan şimdiki “ânını” geçmişle anlamlandırır ve geleceğe de şimdiki “ânının” anlamına göre önlem alır veya tavır geliştirir. Geçmişini bilmeyen insan ne şimdiki ânını anlamlandırabilir ne de gelecekle ilgili bir tavır sahibi olabilir. Evet insan sadece “ânı” yani şimdiki zamanı yaşar ama şimdiki zamanı geçmiş ve gelecek zamana göre anlam kazanır. Sabahleyin evinden çıkan bir kişinin hafızasını silseniz, ne şimdi, şu an nerede olduğunu bilebilir, ne hangi davranışı göstermesi gerektiğini bilebilir ne de ileriye dönük neler yapacağını planlayabilir. Evinden çıktığında hafızası silinen kişi her şeyden önce geçmişini öğrenmeye uğraşır. 
 
 
İnsanın geçmiş ve gelecek zamanla ilgili irade kullanması mümkün değildir. İnsan iradesini sadece şimdiki zamanda kullanır. Çünkü geçmiş artık geçmiştir. İradesi ne kadar kuvvetli olursa olsun, geçmiştekileri yeniden düzenleme imkânı yoktur. Geçmişte yaşadıklarını silip yok edip farklı bir şekilde yaşama imkânı yoktur. Kişinin geçmişte yaptığı hataları düzeltmesi asla geçmiş zamanı silip yeniden düzenlemesi değildir. Aynı şekilde iradesi ne kadar güçlü olursa olsun geleceğe gidip henüz yaşanmamış olaylarla ilgili tasarrufta bulunması mümkün değildir. Tabiri caizse “insan şimdiki zamanın mahkumudur.” 
 
Bir insanın kendisinin bireysel olarak yaşadığı “anı” doğru değerlendirmesi için ihtiyaç duyduğu geçmişin derinliği nereye kadardır? Mesela bir insan kalkıp, “benim geçmişim annemle babamın cinsel birlikteliğiyle başlamıştır. Ondan öncesinde ben varlık olarak yoktum. Dolayısıyla yaşadığım ânı doğru değerlendirmem için bundan öncesindeki geçmiş bilgisi beni ilgilendirmez, onlara kafa yormama gerek yok” dese ve hakikaten sadece bu yönde geçmiş bilgisine sahip olsa yaşadığı “anı” doğru değerlendirebilir ve geleceğe doğru hazırlanabilir mi? 
 
Elbette ki hayır. Çünkü meseleye sırf embriyolojik açıdan baksak bile “annesinin “alak”ında bir yumurta olmasının da bir geçmişi vardır ve o yumurtanın son şeklini almasının serüveni ta ilk insana kadar uzanmaktadır. Hiçbir insan kendi varlığını ortaya çıkaran şartların annesi ve babasının cinsel birlikteliği ile başladığını iddia edemez. Etmesi durumunda sadece saçmalamış ve hatta gerçeklere gözlerini yummuş olur. 
 
Öte yandan yaşadığımız şu anın mimarları sadece şu anda yaşayanlar değildir ve hatta yaşadığımız şu anın mimarları şu an yaşayan hiç kimse değildir. Yaşadığımız şu anın mimarları geçmişte ve günümüzde yaşayan insanların tamamıdır. Mesela yaşadığımız andan büyük sıçrayışlarla geriye doğru gidersek, ikinci dünya savaşını biz bitirmedik ve biz başlatmadık, Osmanlıyı biz yıkıp yerine yepyeni bir yaşam biçimi olan “demokrasiyi” biz seçmedik. İstanbul’u biz fethetmedik, orta Asya’dan biz göçmedik ama şu an tamamen bu olayların etkisiyle oluşmuş bir dünyada yaşıyoruz. Yarın doğacak olanlar ise şu anı yaşayan insan türünün yani biz yaşayanların irade kullanarak oluşturduğu dünyaya gözlerini açacaklar. 
 
İnsanın şu anını doğru anlayabilmesi ve bu anladığına göre doğru irade göstermesi, geleceğe bu değerlendirmelere göre önlem alması, tavır geliştirmesi için hem embriyolojik serüvenini hem de başlangıcından günümüze insanlığının serüvenini bilmesi kesinlikle zorunludur. 
 
Peki her insanın bunu yapabilmesi mümkün müdür? 
 
Yüzbinlerce embriyolog, gen mühendisi, palenteolog vs yıllardır çok büyük servetler harcamalarına, dünyanın derinliklerine inerek akla hayale gelmeyen araştırmalar yapmalarına rağmen “annelerin alak’larındaki” yumurtaların serüvenine ilk olarak nasıl başladığını tespit edememiştir. Bu yüzden “evrim” gibi insanlığın duyduğu en büyük yalana bile değerli bir bilgi gibi yapışmıştır. Bu kadar çok bilim insanının sınırsız imkanlarla yapamadığı şeyi her insanın embriyolojik kökeni ile doğru bilgi sahibi olması için bizzat kendisinin yapma zorunluluğu, yerine getirmesi mümkün olmayan bir külfet değil midir? 
 
Öte yandan insanın embriyolojik serüveni, sadece genetik bir takım içsel olaylarla şekillenmemiştir. Yani embriyolar orada bir kenarda kimsenin dışsal müdahalesi olmadan kendi başına oluşarak bugüne gelmiş değillerdir. Her insan kendisinden önceki binlerce annenin ve binlerce babanın seçimlerinin sonucudur. Bu annelerin ve babaların tercihlerini neye göre yaptıklarını tespit etmek mümkün müdür? 
 
Bunların yanında bizden önceki binlerce annelerin ve babaların tercihleri, içinde yaşadıkları zamana, mekâna, topluma, olaylara göre şekillenmiştir. Bizden önceki annelerin ve babaların tercihlerinde hangi etkenlerin nasıl bir etki yaptığını tespit etmek mümkün müdür? 
 
Hepsinin üstüne, şu an yaşayan insanların “ânı’na” insanlık tarihindeki olaylar şekil vermiştir. Bir insanın tüm insanlık tarihini bilmesi mümkün müdür? 
 
Bunlar mümkün olmadığına ve mümkün olmayacağına göre bizim az önce söylediğimiz “insan sadece yaşadığı an için irade kullanır ve insanın yaşadığı an’da doğru irade göstermesi için geçmişini bilmek zorundadır” cümlemiz, edebi açıdan hoş ama anlam açısından boş bir söylem midir? 
 
İşte bu söylemin hoşluğu veya boşluğu varlığa hangi çerçeveden baktığınızla çok yakından alakalıdır. Eğer varlığa sahipsiz, başıboş, tesadüf eseri oluşmuş, ilkesizlikler eseri varlığını devam ettiren “şeyler” çerçevesinden bakıyorsanız ve eğer insan türünün hayatının doğum ve ölüm arasında kaldığını, bunun ötesine geçmediğini düşünüyorsanız evet bu söylem “boş” bir söylemdir. 
 
Ama yok eğer varlığa; insan türü de dahil tüm varlığın bir sahibini olduğu, varlığın devamlılığının da o sahibin dakik ve ilkeli tasarruflarından dolayı olduğu, insan hayatının doğum ve ölüm arasında kalmadığı, ölümden sonra da bir hayatın olduğu çerçevesinden bakıyorsanız o zaman bu söylem içi dopdolu “hoş” bir söylem olacaktır. 
 
Çünkü varlığı sadece olma açısından olsa bile bir yaratıcı ile ilişkilendirdiğinizde artık hiçbir olay ve hiçbir varlık rastgele değildir demiş olursunuz. Her bir varlığın ve her bir olayın insan üstü bir plan dahilinde olduğunu ve en önemlisi bu insanüstü planların “öğ-re-ni-le-bi-lir planlar olduğunu demiş olursunuz. Hangi mekân ve hangi zaman da olursa olsun “an” içinde kullanılan iradenin “hesap verilebilir” bir irade olduğunu ve iradenin üstünde de bu hesap verilebilir olmanın belirleyici rol oynaması gerektiğini demiş olursunuz. 
 
(Not: Bu paragrafta kullandığımız “insanüstü plan” tanımlamasının karşılığı, kelamcıların ortaya çıkardığı boş bir tartışmadan ve kuru gürültüden başka bir şey olmayan “kader inancı” değildir) 
 
Etrafımızı saran milyonlarca varlığı bir yaratıcı ile ilişkilendirmek için embriyolog, paleontolog, gen mühendisi, fizikçi, tarihçi veya başka bir şey olmaya gerek yoktur. Bunun için varlığa gören gözlerle bakmak yeterlidir. Bir damla suyun gökten düşmesindeki harikulade dakikliği, bir yaprağın yeşermesindeki muhteşem planı, her bir varlığın diğer varlıklarla ahenkli uyumunu tesadüfe bağlayıp görmemekte direnenler için yapacak bir şey yoktur. Böylelerinin acilen bir hekime gitmesi gerekmektedir. 
 
Bilginin sağlamlaşması için kullanılan “ispat yöntemlerinin” tamamında bir şeyin varlığı da yokluğu da ispatın konusudur. Mesela, bir cinayet davasında sanık olarak tutuklanmış kişinin cinayet esnasında o cinayet mahallinde ol-ma-ması cinayetin o kişi tarafından işlenmediğinin ispatıdır. Varlığı yaratanın, düzenleyenin, yönetenin yapısı son derece sınırlı olan insan gözüyle görülen bir eşya gibi olmaması onun “yokluğunun” değil “varlığının” delilidir. Eğer O, gözle görülen bir varlık olsaydı, asıl o zaman tüm bu varlığı O’nun planladığı, yarattığı, yönettiği inanılması imkânsız bir şey olurdu. Çünkü ne kadar çok keskin gözlere sahip olsak da insan gözü kapasitesi itibariyle sınırlıdır. Duvarların arkasını göremeyiz, belli bir uzaklıktan sonrasını göremeyiz, soluduğumuz havadaki oksijeni, sudaki mineralleri, ışıktaki fotonları göremeyiz işte. Şimdi eğer O görünür olsaydı ve ışığı ben yönetiyorum demiş olsaydı, bizim bunu görme imkânımız yine olamazdı. Yıldızları ben tutuyorum demiş olsaydı bunu da görme imkânımız olmazdı. Eğer O görünür bir şekilde karşımıza çıkıp, yağmuru yağdıran düzeni kuran benim, anne rahmindeki yumurtayı çatlatan, yer altındaki tohumu yaran, yaprağı yeşerten, galaksilere yön veren kısacası işte şu gördüğünüz şeylerin hepsini yapan benim deseydi O’nun bunları yaptığına inanmamız asla mümkün olamazdı. Çünkü bunları yapabilmek sınırlı kapasiteye sahip insan gözüyle görülebilir ol-ma-ma-yı zorunlu kılmaktadır. İnsan türünün Yüce Allah’ın varlığına görerek inanabilmesi için Yüce Allah’ın eşya gibi görünüyor olması değil, insanın ALLAH gibi görüyor olması gerekmektedir. 
 
Her neyse, görmüyorum o halde inanmıyorum diyenler için bu kadar söz söylemek bile fazladandır. Dedik ya varlığa bakıp var ediciyi görmeyenlerin acilen bir hekime gitmeleri gerekmektedir. Gerçi onları tedavi edecek bir tıp dalı ve bir hekim olduğunu da zannetmiyoruz. O halde bırakalım saplandıkları bataklıkta debelenmeye devam etsinler, nasıl olsa ölecekler ve görecekler. 
 
Evet ne diyorduk? En son “varlığı bir var ediciyle ilişkilendirmek için sadece gören gözlerle varlığa bakmak yeterlidir” demiştik. İyi ama varlığı bir var ediciyle ilişkilendirmeyle, geçmişin doğru bilgisine sahip olma arasında nasıl bir ilişki vardır ki? Tamam, etrafımıza baktık ve bunları var eden bir var edici olduğunu hatta yönetici olduğunu anladık, peki geçmiş bilgisini nasıl elde edeceğiz? O var ediciye sms atıp soramıyoruz, onu göremiyoruz, onun konferanslarına katılamıyoruz. O halde ne yapacağız? 
 
Geçmiş bilgisi insana “şu an” lazım olan bir bilgidir. O halde insanın yaşarken kendisine lazım olan “geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman” denilen olguya karşı doğru bir bakışının olması gerekmektedir. Her ne kadar insanın kendisi geçmişten gelen bağlara sahip olsa bile o, şimdiki zamandan geçmişe doğru düşünür. Biraz önce demiştik. İnsanın yaşadığı şey sadece ve sadece şimdiki zaman yani AN’dır. İradesi sadece ve sadece şu AN için geçerlidir. Geleceğe yönelik şimdiki zamanda tedbirler alması gelecek zamanı yaşadığı anlamına değil, tam tersi şimdiki zamanı yaşadığı anlamına gelir. 
 
O halde kişinin var ediciyle alakasını kurduğu zaman şimdiki zamandır. Çünkü zaten insanın şimdiki zaman dışında bir zamanda yaşaması mümkün değildir. Bu durumda varlığa şimdiki zamanda ve “var edici” ile alakasını kurarak bakalım. 
 
-Şu gördüğümüz varlığı, sınırlı kapasitemizle biz ortaya çıkarıp icat edebilir miydik? 
 
-Hayır. 
 
-Şu varlığı yokken var edecek bilgi birikimine sahip miyiz? 
 
-Hayır. 
 
-Şu varlığın tamamını birbirleriyle ahenkli bir şekilde yönetebilecek bilgi birikimine sahip miyiz? 
 
-Hayır 
 
-Tüm varlığı değil de güneş sistemini insanlığın yönetimine verilse, insan türü içinden güneş sistemini şu an var olduğu gibi ustaca yönetecek, kaosa ve yok oluşa sebep olmadan onların varlıklarını devam ettirecek bir kişi veya kişiler çıkması mümkün müdür? Mesela, insan türünün en akıllısı sayılan Einstein’e güneş sisteminin yönetimini verselerdi, ortaya attığı izafiyet teorisine güvenildiği kadar ona güvenilmeye devam edilir miydi? Güneş sistemini insanlığın en akıllısı yönetiyor diyerek, rahat rahat arkamıza yaslanabilir miydik? 
 
-Tabi ki hayır. 
 
O halde en başta baktığımız varlığı ilişkilendireceğimiz var edicinin ve yöneticinin, güçlerinin ve imkanlarının sınırsız olduğunu bilmek zorundayız. 
 
Onun sınırsız güç ve imkân sahibi olduğunu bilmemiz, iliklerimize kadar bizi korkutması ve hatta ürkütmesi gereken bir bilgidir. Çünkü sınırsız güce ve imkana sahip olan O var edici ve yönetici anında bizi yok edebilir, belalara maruz bırakabilir, hoşlanmadığını anında farklı düzenleyebilir. 
 
Evet ilk akla gelen bu endişe haklı bir endişe olacaktır ama endişemizin üzerine tavır geliştirecek bir endişe olup olmadığını anlamamız da pekâlâ mümkündür. Mesela, yaşadığımız şu an’ın içinde kurulu düzeni tersine çevirecek herhangi bir davranışına şahit olabilir miyiz? Mesela, insanlar dünyayı kirletiyor, canlı türlerine zarar veriyor diye veya belli bir insan kitlesinden hoşlanmıyor diye muhteşem dengeyi farklı bir şekle sokup kaos yarattığına şahit olabiliyor muyuz? Veya geçmişte böyle bir şey yaptığına şahit olabilir miyiz? 
 
Hemen burada akla seller, depremler, volkan patlamaları, yok edilen kavimler gibi şeyler gelebilir. Ama bunlarda kurulan sistem içinde zaten var olan şeylerdir. Volkanlar hep patlamaktadır, deprem hep olmaktadır, sel her zaman gelmektedir. Yani bunlar kurulu sistem içinde hiç görülmeyen vakalar değillerdir. Dolayısıyla bunları O var edicinin ve yöneticinin sıra dışı davranışları olarak görmek yanlış bir değerlendirme olacaktır. Nitekim mütemadiyen depremlerin olduğu bir yeryüzünde, siz yıkılıp insanların ölümüne sebep olan binalar kurarsanız burada insanı öldürenin deprem olduğunu söylemeniz son derece yanlış olacaktır. Çünkü insanları depremler değil, depremler dikkate alınmadan yapılan binalar öldürür. Yine aynı şekilde mütemadiyen sellerin olduğu yerde, insanların yaşam alanlarını suların mecrasına kurarsanız burada insanlar selden dolayı öldü diyemezsiniz. Yani burada da insanları öldüren seller değil, selleri dikkate almadan kurulan yaşam alanlarıdır. Volkanlar da böyledir. Yaşam alanlarının volkanların etki alanlarına kurulmasıdır insanları öldüren yoksa volkanlar değil. Dolasıyla; selleri, depremleri, volkan patlamalarını O var edicinin ve yöneticinin sıra dışı davranışı olarak görmek haksızlık olacaktır. 
 
Sonuç olarak biraz önce sorduğumuz “sınırsız güç ve imkân sahibi birinden korkulur ve ürkülür, o halde O yönetici ve var edici de sınırsız güç ve imkân sahibi olduğuna göre ondan ürkmeli miyiz?” şeklindeki sorumuza cevap olarak “şimdiye kadar onun böyle bir şey yaptığı vaki değildir, o halde ondan ürkmemize, tırsmamıza gerek yoktur” şeklinde bir cevap vermemiz yanlış olmayacaktır. Ama burada haklı olarak bir soru daha çıkacaktır. Onun bugüne kadar böyle bir şey yapmaması bundan sonra da yapmayacağı anlamına gelir mi? 
 
Bu soruya evet diyebilmemizin bir tek yolu vardır. Onun bize bunu haber vermiş olması gerekmektedir. Çünkü sorduğumuz soru “gelecekle” alakalı bir sorudur. Biz şimdi, şu an onun neler yaptığını varlığı nasıl yönettiğini görüyoruz ama bu yönetimi gelecekte de devam ettirip ettirmeyeceğini asla göremeyiz. Çünkü bu soru şu anı sormuyor, geleceği soruyor. 
 
İnsan şu an yaşadığı olayları değerlendirerek geleceği tahmin edebilir (buna basiret denir). Mesela, havada toplanan yağmur bulutlarından yağmur yağacağını, yapısına baktığımız bir ağacın yıllar içinde nasıl gelişeceğini tahmin edebiliriz. Tahmin diyoruz çünkü, baktığımız şey tahmin ettiğimiz yönde gerçekleşecek diye bir şey yoktur. Toplanan yağmur bulutlarından yağmur yağacağını tahmin edebiliriz ama kuvvetli bir rüzgârın bu yağmur bulutlarını dağıtabileceğini de tahmin edebiliriz. Yani tahmin ettiğimiz bir olayın illa da tahmin ettiğimiz yönde gelişeceğine dair kesin bir şey söylememiz mümkün değildir. Çünkü uzaktan yağmur bulutları sandığımız şeyin göğü kaplayan bir çekirge sürüsü olma ihtimali de ihtimaller arasındadır. 
 
Bu durumda “O’nun gelecekte de bu yönetimi devam ettirip ettirmeyeceğini eğer O kendisi nasıl yapacağını ve yönetimi nasıl devam ettireceğini bize söylemese bilme imkânımız yoktur. Peki o gelecekte de yönetmesini ve var etmesini şu an olduğu gibi devam ettireceğine dair bize bir şey söylemiş midir? 
 
Buna çok rahat bir şekilde “valla eğer söylememişse çok ayıp etmiştir” şeklinde cevap verebiliriz. Çünkü O mutlak var edici ve mutlak yöneticidir. Biz kendi çapımızda istediğimiz kadar basiretli olup geleceğe karşı tavır alalım, eninde sonunda belirleyici olan O’dur. Biz geleceği görmüyoruz ki yarın onun ne yapacağını o bize söylemeden bilelim. Dolayısıyla O’nun gelecekte nasıl davranacağını hangi durumlarda davranışlarında değişiklik göstereceğini veya göstermeyeceğini mutlaka bize söylemesi onun varlığının zorunlu halidir. Bir daha soralım. 
 
Peki söylemiş midir?

Google+ WhatsApp