Siyasi partilerin dinleştirilmesi

Siyasi partilerin dinleştirilmesi


Geçtiğimiz hafta uzun yıllar AKP teşkilatlarında çalışan bir arkadaşımla karşılaştım, hâl hatır sormaya fırsat kalmadı, arkadaşım gazetemizin çizgisinin kendilerine çok uzak olduğundan başladı ve AK Parti’ye oy vermeyen herkesi nankörlükle, günahkâr olmakla, ülkenin geleceğini tehlikeye atmakla suçlamaya devam etti. Uzun yıllar görüşmediğiniz bir arkadaşınızla karşılaştığınızda normal şartlarda neler konuşursunuz? Herhalde görüşemediğiniz vakitlerde neler yaptığınızı paylaşır ve karşılaşmanızdan duyduğunuz memnuniyeti ifade edersiniz değil mi?

 

Fakat ne yazık bazı kardeşlerimiz oy verdikleri partiyi adeta dinleştiriyor ve insanlarla ilişkilerini bunun üzerinden kurarak biz ve ötekiler ayrımına gidiyorlar. Oysa yaşananlar da gösterdi ki, bedel ödemeyi göze alıp, bir değer üretememişseniz, Batı’dan ihraç edilen sisteme mahkûm olur ve erdemli bir toplum inşa edemezsiniz. Eğer kendi değerlerinizi yeşertebilmek için harekete geçmemişseniz, mevcut sisteme teslimiyet gösterir ve yolsuzluğu, rekabeti, çıkarcılığı, yalakalığı meşru görmeye başlarsınız. Ne yazık ki kardeşlerimiz 20 yıl gibi uzunca bir süre iktidarda kalmalarına rağmen ne ekonomik refah sahasında ne de kültürel mirasımızın yeniden inşası noktasında halkın beklentilerine bir cevap verebildiler. Adalet vurgusu yaparak geldiler fakat referans adı altında torpilciliği, adam kayırmayı meşru göstererek adaleti katlettiler.

 

Muhafazakâr kesimin adlarının yolsuzluk, kibir, torpilcilik, israf, gösteriş ve dünyevileşme kavramları ile anılması ne yazık ki dindarlar hakkında olumsuz bir yargının oluşmasına neden oldu. Kulların hataları kusursuz olan İslam’a elbette mal edilemezdi ancak dinin değerlerine saldırmak için fırsat kollayanlar bunu bir imkân olarak görüp, ısıtıp ısıtıp servis etmeye başladılar. 20 yıllık süreçte siyasilerin kavgalarına, devletin imkânlarını kullanarak servet edinenlerin gündemi işgal eden haberlerine, kibrin tavan yaptığı görüntülere ve siyasi atışmalara fazlasıyla doyduk ve dindar kesimin laik zorbalar karşısında verdikleri emeğin heba olduğunu gördük. Ne acı!

 

Kardeşlerimiz iktidara geldiklerinde heyecana kapılıp türlü türlü vaatlerde bulundular ancak makam koltuğuna oturan kişilerin vicdanlarındaki özü koruyabilmeleri sanıldığı kadar kolay değildi. Nitekim öyle de oldu kardeşlerimiz koltuğun büyüsüne kapıldılar ve İslam’ın öngördüğü sadeliği reddedip lüks ve şatafatlı hayatları ile gündeme gelmeye başladılar. Halkın karşısına geçip iç ve dış sorunlara karşı çözüm arayışında olduklarını dile getirdiler fakat arka tarafta küresel güçlere boyun eğip taviz üstüne tavizler verdiler. Öz kaynaklarımız üzerine kurulan tuzaklara imkân tanıdılar ve tarım ve hayvancılığı bitirdiler, tohum anlaşmasına onay verip, bizi GDO’lu ürünlere mecbur bıraktılar.

 

Kapılar ardında yapılan anlaşmalar, verilen tavizler, sarf edilen ikircikli ifadeler, dindar kesimin ılımlı İslam anlayışına evrilerek duruşlarından ve savundukları ilkelerden uzaklaştıklarını gösteriyordu ancak kardeşlerimiz özeleştiri yapmak yerine savunma mekanizmaları üretmeye devam ettiler. İktidarı destekleyen kardeşlerimiz, gördüklerine değil görmek istediklerine inandılar ve körü körüne taraftarlık yapmaya devam ettiler. Oysa hataların yapıcı bir eleştiriye tabi tutularak analiz edilmesi büyük bir katkıdır ve teşekkürü hak eder. Fakat kardeşlerimiz bir kişiyle, bir partiyle, bir grupla, bir cemaatle yakınlık kurmuşlarsa hemen fanatikleşiyor ve insanları biz ve ötekiler üzerinden değerlendirerek çatışmacı bir dil kullanıyorlar. İslam toplumlarının içinde bulunduğu vahametin en büyük nedeni işte bu ayrıştırıcı dildir, yani ötekileştirme sorunudur. Biz ilk evvela bu dili terk edip, kardeşlik ekseninde bir araya gelmek zorundayız. Yoksa düştüğümüz yerden kalkabilme şansımız olmayacaktır.

Google+ WhatsApp