Sıradan İnsanın En Sıradan Başkaldırısı

Sıradan İnsanın En Sıradan Başkaldırısı


 

Bizim gibi küçük insanların dünyası da küçüktür. Dünyayı gezsek, kıtalar arası dolaşsak bile penceresinden tavukların toprağı eşelemesini seyrettiğimiz dağ başındaki bir kulübeyi özleriz. Yeni sağılmış bir bardak süt, parmağımızla kaymağını sıyırdığımız çinko maşrapadaki yoğurt, sıcak ekmeğe sürülen tereyağı, taşla kırılmış yeşil zeytin, taze koparılmış yeşil soğan bizi dünyanın en mutlu insanı yapar. Kendisinden emin olduğumuz ve akrabadan öte saydığımız komşumuzun yere serdiği çul üzerinde bir bardak çay içip havadan sudan konuşmayı hep özleriz. Ormandan topladığımız kestanelerin sobanın üstünde pişmesini beklemeyi bekleyişlerin en güzeli sayarız. Tavuğumuzu, koyunumuzu, ineğimizi, tarlaya ektiğimiz patatesimizi, eski yağ tenekelerine ektiğimiz reyhanları, bahçedeki incir ağacını, yağması gerekirken yağmayan, yağdığında etrafı yıkan yağmuru, ihtiyarlarımızın buruş buruş ellerini, çoğuna çok basit gelen sıradan nasihatlerini, annelerimizin ellerinin ekmeğimize değmesini, eşlerimizin yüzünün gülmesini, evlatlarımızın acemi saygısını önemseriz hem de çok önemseriz. Çünkü biz büyük dünyanın küçük insanlarıyız.

 

Dertlerimiz de küçüktür. Çocuklarımıza alamadığımız naylon ayakkabı, eşimizin başındaki yazmanın eskimesi, reyhanların kuruması, ineğin sütünün kesilmesi, tavukların yumurtlamaması bizim büyük dertlerimizdir. İçine sığdığımız küçücük dünyamızda küçük dertlerimizle boğuşurken, küçük şeylerden mutlu olurken üzerimizde bir gölgenin varlığını hep hissederiz.

 

İneğimiz ölürse dertleniriz, çocuğumuza ayakkabı alamayınca derin derin iç çekeriz, eşimizin eski yazmasına bakarak içten içe ağlarız ama hiçbir zaman kendimizi terk edilmiş, bir başına bırakılmış, ne yana gideceğini bilmez hissetmeyiz. Çünkü üzerimizde Allah’ın gölgesini hep hissederiz. O gölge bir atmosfer gibidir bizim için. Nasıl ki her nefes alan her an nefes aldığını fark edemiyor, onu bir meleke olarak yapıyorsa bizde de Allah’ı sevmek, onun gölgesinde olmak bir melekedir. En koyu umutsuzluğa düştüğümüzde ağlasak bile o gölgenin serinliğini hissederiz. Yüreğimiz sıkılır, içimiz daralır ama annesinin kucağında ağlayan bir çocuk gibi onun kucağında ağladığımızı hep biliriz. Çünkü biz sadece O’nu sevmiyoruz, O’nu sevmeyi de O’nu seveni de seviyoruz.

 

Bu bizim hem en güçlü hem de en zayıf olduğumuz noktadır. Bu tarafımızı kullananlar bizi uysal koyunlara da savaş meydanlarındaki aslanlara da çevirir. Bizi, üzerine sinek konsa yıkılacak zavallılara da üzerine dağlar yüklesen taşıyacak yiğitlere de çevirebilirler. “Allah” diyerek sadece elimizdekini değil, boğazımızdaki lokmayı bile alabilirler. Çünkü biz inanırız. Topla tüfekle gelseler bize hiçbir şey yapamazlar ama “Allah” deseler, Kur’an’la gelseler her şeyimizi alabilirler. “Allah” denilince onurumuzu bile ayaklar altına almayı göze alırız. Nitekim aldılar, “Allah” dediler elimizden her şeyimizi aldılar. Biz bin kere de kandırılsak “Allah” denilince yine kanarız. Çünkü biz inanırız. Aldılar, her şeyimizi aldılar. Geçmişimizi, bugünümüzü ve yarınımızı aldılar. Sevgimizi, nefretimizi, küçük dünyamızı aldılar. En son elimizde Allah’ın gölgesi kaldı, şimdi de onu almaya kalkışıyorlar. Biz o gölge olmadan nasıl yaşarız, nasıl nefes alırız? Yine topla tüfekle gelmiyorlar, yine “Allah” diyerek bizi Allah’tan mahrum etmeye çalışıyorlar.

 

Yorulduk, bıktık, usandık be arkadaş! Oluşturduğunuz fıkıhlar yüzünden avuç içlerine ömrümüzü bırakmaya hazır olduğumuz eşlerimizi bizden aldınız, sevgi ve muhabbete susamış yüreklerimiz dururken bizi biri diğerine kin kusan rakiplere çevirdiniz. Yorulduk be arkadaş, eşimizle rakip olmak istemiyoruz. Onları sevmek hem de çok sevmek ve onlar tarafından da sevilmek istiyoruz. Çünkü biz onları sevmeyi de seviyoruz. Yorulduk be arkadaş, çok yorulduk. Arapça bilmediğimiz için yuvada annesinin ağzına koyacağı yiyeceği bekleyen bir kuş yavrusu gibi ağzımızı açıp sizden din beklemekten yorulduk. Açık ağızlarımıza koyduğunuz yiyeceklerin aslında zehir olduğunu iş işten geçtikten sonra anlamaktan yorulduk hem de çok yorulduk. Yeter, artık sizden ağızlarımıza bir şey koymanızı istemiyoruz. Açlıktan ölmeye razıyız. O zehirleri temizlerken çektiğimiz acıları yeniden yeniden yeniden yaşamaktan yorulduk be arkadaş, çok yorulduk.

 

Biz, kim olursa olsun komşumuzla dost olmak, yolda karşılaştığımız hiç tanımadığımız birine “Selam” demek, dinini sormadan aç olanla ekmeğimizi bölüşmek, üşüyene sırtımızdaki paltomuzu çıkarıp vermek, ağızlarımıza götürdüğümüz kaşıkları yetimlere yedirmek istiyoruz. Yahu, yeter be arkadaş, BİZ İYİ OLMAK İSTİYORUZ. Bırakın bizi de sıcak ekmek ve tereyağıyla mutlu olalım. Bırakın bizi de helâl olduğundan gurur duyduğumuz emeğimize sevinelim. Bırakın bizi de basit kalalım.

 

Ben, çocukluğunda keçilerle arkadaş olan biriyim. Ben, babası çocuklarının kursağından helâl lokma geçsin diye ömrünü fedâ etmiş bir babanın oğluyum. Ben, işi yaşam gömmek olan mezarcı Hasan’ın oğluyum. Diğerlerinden farklı olan ben değilim. Çünkü ben örneğine her evde rastlanan sıradan insanım. Eğer bir farklılığım varsa o da herkesten çok mezar taşı okumuş olmamdır. Eğer bir farklılığım varsa o da ta çocukluğumda eski mezarlardan çıkan, kime ait olduğu bilinmeyen kafataslarını ve kemikleri toplamış olmamdır. Tepkilerim sıradan, sevgilerim sıradan, nefretim sıradan, kinim sıradan, dostluğum sıradan; her şeyim sıradan benim. Hepsinden önemlisi ben sıradan olmayı seviyorum. Ortaya koyduğum bilgiler ne kadar sıra dışı olursa olsun; ben sıradan olmak, sıradan biri kalmak istiyorum.

 

Denizi yaran Musa, dağlar gibi dalgalar arasında gemisine kaptanlık yapan Nuh, ateşlerde yanmayan İbrahim beni cezbetmiyor. Ben; asâsıyla denizleri yaran Musa’yı değil, kardeşinin sakalından tutan, içindeki çâresizlikle “Onları mahvet!” diyen Musa’yı seviyorum. Ben, eşinin hâinliği içinde yara açan Nuh’u seviyorum. Ben; Kâbe’nin duvarlarını örerken alnındaki terleri

elbisesinin koluyla silen; babası, kavmi ve dünyadaki herkes tarafından dipsiz bir yalnızlığa atıldığı hâlde titrek ellerini Allah’a açan İbrahim’i seviyorum.

 

Muhteşem bir sıradanlıkla sokaklarda yürüyen resûllerin yanında (arkasında değil) yürümeyi seviyorum. Önünde deniz, arkasında düşman olan Musa’nın bir denize, bir düşmana telâşla bakan gözlerindeki çâresizliğin ardından gelen umudu seviyorum. Biraz sonra denizin açılacağını bilen Musa’yı değil, bilmediği halde “Rabbim beni çaresiz bırakmaz.” diyen Musa’nın ağlamaklı sesini duymayı seviyorum. Çünkü onun o hali tıpkı benim çaresizliğim gibi sıradandır. Dağdan dönüşünde kavminin hâlini görüp elindeki tabletleri fırlatan Musa’nın sinirini seviyorum. Çünkü onun o sinirlenişi tıpkı benim sinirlenişim gibi sıradandır. Ben yasaklanmış şecereye yaklaştıktan sonra yaptığının ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayıp dünyası başına yıkılan Âdem’i seviyorum. Çünkü onun bu durumu tıpkı benim hatalarımı olduktan sonra anladığım gibi sıradandır.

 

Medyen suyunun başında çaresizce “Rabbim, göndereceğin her hayra muhtâcım.” diyen Musa’nın başını, yaslandığı ağaca koyarak âcizliğini en derininde hissettiği o ânı çok seviyorum. Yanına yaklaşıp “Musa gardaş, derdin nedir? Karadeniz’de gemilerin mi battı?” demeyi seviyorum. Hiçbir şeye gücüm yetmese, onu hiç anlamasam bile derdini bana dökecek kadar sıradan olmasını seviyorum.

 

Ben bu Kur’an’ı, insanlığın imamları olan resûllerin çaresizliklerini, umutlarını, sevgilerini, nefretlerini, âcizliklerini, kızgınlıklarını yani sıradanlıklarını bana açtığı için çok seviyorum. En basit derdimizi bile ‘o dertlerimizle bizi mahkûm ederler, dertlerimizi bize kurşun olarak atarlar’ diye söylemeye/paylaşmaya çekindiğimiz şu dünyada insanlığın imamları olmak gibi yüksek bir mertebede olan resûllerin iç dünyasını bana açmaya değer bulduğu için seviyorum; hem de çok seviyorum. 

 

Ben bu Kur’an’a sâde olduğu için, dünyanın en sâde beşerlerinden bahsettiği için sevdâlandım. Ben bu Kur’an’a Yüce Allah’ın sâdeliğini en sâde dille anlattığı için sevdâlandım. Ben bu Kur’an’a sıradanlığıma kıymet verdiği için sevdâlandım. Binlerce yıllık insanlık tarihinde bir daha gelmeyecek olan resûllerin hatalarını, günahlarını, yanlışlarını benim gibi sıradan bir insana açmaya değer gördüğü için sevdâlandım.

 

Hangi insan karısının, babasının, oğlunun ve daha da önemlisi kendisinin günahından bu kadar açıkça ve yeryüzündeki herkesin duyabileceği şekilde bahsedebilir ki? Hangi insan hiç korkmadan, kim ne der diye endişe etmeden en küçük hatasından bu kadar sıradan bir şekilde bahis açabilir ki? Bırakın başkasına söylemeyi, kendisinin bile hatırlamak istemediği, aklından silip atmak istediği günahlarını kim unutulmaz bir şekilde kalıcı kılabilir ki? Meselâ; Allah, risâleti avuçlarına bıraktığı Âdem’in günahını Âdem rezil olmasın diye, kimse ona kötü gözle bakmasın diye saklayamaz mıydı? Kimsenin duymadığı ve şâhidi sadece Allah olan Nuh’un câhillik olarak nitelediği duası ikisinin arasında kalsaydı olmaz mıydı? Karıları kendilerine hâinlik eden Nuh ve Lut’un eşlerinden bahsetmeseydi olmaz mıydı?

 

Olmazdı, evet hiç olmazdı. Çünkü o zaman sıradanlığın muhteşemliği, hatalı olmanın güzelliği, eksik olmanın mutluluğu, yanlıştan dönmenin gururu hiç bilinmezdi. Her insan kendisini sıra dışı zannederdi. Bu kadar sıradan resûl varken sıra dışı olmaya kalkışmanın hiçbir zaman ulaşılamayacak bir serâba uzanmaktan başka bir anlama gelmeyeceği bilinmezdi.

 

Vesselâm.

Google+ WhatsApp