Sıçrayıp uyanabilsek...

Sıçrayıp uyanabilsek...


Sabahın puslu saatlerinde sıcak yataklarından kopup seğirmeye başlamış şehrin sokaklarını, caddelerini dolduran sessiz kalabalıklar gittikçe kendi hikayelerinin içine gömülüyor. Onların hayatları dikkatlerden uzakta, herhangi bir gündem maddesinde bir şey yok onlara dair, konuşulmuyor onlar hakkında pek tartışma programlarında. Onlar da ilgili değil artık çoğunlukla nereden gelip nereye gittikleriyle. Bir rutinleri var, ona tutunuyor, şehrin seğirmesine eş bir seğirmeyle bırakıyorlar kendilerini akıntıya. Kendi kendine olan bir şey bu. Bir yerden başlamıyor ve bir yerde bitmiyor sanki, öyle şuursuzca akılıp gidiliyor. Silik hayatlar bu hayatlar, pırıltısı yok, cazibesi yok, trendleri yok, kayda değer bulunacak bir başkalıkları yok. Koca bir çoğunluk akıyor her sabah, her akşam şehirlerin dağdağası arasında oradan oraya. Romanları yok, şiirleri yok, anlatmaya değecek bir özgünlükleri yok. Kalabalığın içindeler, kalabalığın içinde durmaksızın akıp duran bir ıssızlıkta.

 

“Bugün günlerden ne?” diye sordu biri. “Bu neyi değiştirecek?” diye karşılık verdi bu soruya yanındaki.

 

Kalabalığın içinden bir çift göz, bir an gelip benim bakışlarımla buluşuyor. İşte o an, iki birbirinden habersiz hikayenin birbirine dokunduğu yer...

 

“Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik/ Sesi aşağıda, çok aşağıda/ Üstünde bir duvarın. Duvarsa/ Dondurma yiyen bir çocuğun eli sanki/ Taşmış akıyor/ Öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini/ Öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın/ Sonsuzluk yarın” diyor ‘Bir Plak Gibi Dönüyor Gökte Mavilik’ şiirinde Edip Cansever.

 

İki adam bir çay bahçesindeki iki ayrı masada belki bir saate yakın bir zaman sırt sırta oturdular. Aralarında bir karış mesafe ya vardı ya yoktu. Başka yerlere baktılar, başka şeyler düşündüler, içlerinden başka şeyler geçirdiler. Önce biri kalkıp gitti, bir on dakika sonra da diğeri... O bir saate yakın zaman boyunca aralarında en fazla bir karışlık bir mesafe vardı ama yine de iki ayrı kıtada yaşıyormuşçasına uzaktılar birbirlerine. Mesafe dediğimiz şey, cetvelle, mezurayla ölçebileceğimiz bir şey değil her zaman.

 

“Başka vakit yepyeni olaylar bile bizi monoton ve zavallı ruh halinden silkinip uyandıramaz; bir balo salonunda kayıtsız, vurdumduymaz, bütün etkilere kapalı oturabilirsiniz. Çünkü sevincin de, kederin de kaynağı insanın kendi içidir” diye yazmış Knut Hamsun, ‘Pan’ isimli kitabında.

 

İçinde kendine ait bir dünya yoksa, dışında da olmayacak, hayat böyle!

 

Kendi yolumuzu aramıyoruz, herkesin gittiği yollara kapılıp gidiyoruz. Kendi sözümüzü aramıyoruz, herkesin konuştuğu dilden konuşuyoruz. Kendi anlamımızı bulmaya çalışmıyoruz, standart tariflerden birini giyiniyoruz her sabah üstümüze. Yaşarken üstümüze atılan ölü toprağını silkinip üstümüzden atamıyoruz. Nefes alıp verir gibi değil, seğirir gibi yaşıyoruz. Kendimize değil hep kimliksiz gölgelerimize bakıyoruz. Belli bir şey değiliz, kendini oradan oraya taşıyan bir karaltıyız sadece. Bakıyor, hiç kimsenin içini göremiyoruz. Ve bakan hiç kimse göremiyor içimizi.

 

“Keşke derin bir uykudan uyandığımız gibi” dedi beyaz saçlı adam, “sıçrayıp şu ağır hayatsızlıktan da uyanabilsek!

Google+ WhatsApp