Sessizliğin sözleri, sözlerin sessizliği

Sessizliğin sözleri, sözlerin sessizliği


“Böyle sessiz sessiz oturacak mısın?” diye sordu biri. “Evet, çünkü söyleyeceklerim var!” dedi diğeri.

 

Her şeyi sözlere indirgemek konusunda anlaşılmaz bir ısrar içindeyiz. Bu kapılıp gittiğimiz ve geri dönemediğimiz bir zihinsel alışkanlığa dönüştü giderek. Sözlerin ifade gücü olduğunu elbet inkar edemeyiz; ancak ifade ettiklerini sözlerin sınırlarıyla sınırladıkları da bir gerçek... İnsanın içinde ya da bazen iki insan arasında ya da hayatın kıyı köşesinde, beklenmedik anlarında bazen öyle şeyler olur ki, orada sözlerin ortaya atılması değil, aksine geri çekilmesi gerekir. Bazı şeyleri sözleri susturmadan aslıyla duyamaz, derinliğine işitemeyiz. Her şeyi sözlerde arama saplantısı, bizi bu anlam katmanlarından, bu hissetme derinliklerinden, bu özgürce çağrışımlardan mahrum bırakıyor. Sözlerin dört duvarı arasına kendimizi hapsediyor, anlamın sonsuz akışına kendimizi bırakamıyoruz. Hayatının küçük küçük anlarında, istisnai zamanlarında kendini serbest çağrışımlara, anlamın gür akışına kendini bırakabilenler, insanın iç dünyasından sonsuza doğru, sözlerin sınırlarına açılan ufuklar olduğunu keşfedebilir. Herkeste olan bir yetenektir bu. Sözlerin donukluğa mahkum sınırlarından kurtulup, kendinizi açık tutabilirseniz eğer bu serbestliğe... Şiirler, şarkılar, herkesi etkileyen, enginliğiyle hayrete düşüren sanat eserleri buradan doğar mesela. İçimizi tatlı tatlı ısıtan duygular, nice kilitli kapıları zorlanmadan açan ince, derin fikirler de öyle.

 

“Söz akşamüstleri insanı ısıran tatarcık sineğinden başka bir şey değildir. Sözler insana, tatarcıklar gibi eziyet eder, mezarına değin kovalar onu. Ama mezardan öteye de gidemezler... Şimdi, sözlerin insanı artık ısıramayacağı yeri geçtim, hava duru, söylenecek bir söz yok, kendi derimin içinde yapayalnızım; kendi derimin içinde; yani olanca mülkümün sınırları arasında...” diye yazmış ‘Ölen Adam’ isimli kitabında D. H. Lawrence.

 

Hayatımızdaki birileri ile ilgili bizi sarsan, sert bir şeyler yaşandığında, bu beklemediğimiz sonucun nasıl bir birikimle bu noktaya geldiğini anlamakta güçlük çekiyoruz. İçinde bir şeylerin biriktiğini neden bize söylemediğini soruyoruz kendimize. Her şeyin adı konmuş biçimde önümüze konmasını, sözlerle sınırları çizilmiş bir güvenlik garantisiyle bize yansıtılmasını bekliyoruz. Oysa böyle şeyler hiçbir zaman kendini bir şekilde dışa vurmadan patlama noktasına kadar gelmez, gelmiyor. Bir şekilde kendi ifadesini buluyor ve etrafa yansıtılıyor. Bir yerlerde bir şeylerin tekinsizce biriktiği etrafa mutlaka söyleniyor. Sözlerle, kelimelerle, alışılmış ifadelerle değil sadece... Sessizliğin diliyle, lisanıyla, sözleri aşan ifade gücüyle...

 

Bir yanardağın patlamaya hazırlandığını kilometrelerce uzaktan anlayamazsınız; yakınına gitmek ve uzaktan hiçbir şeyden etkilenmeyeceği intibaı veren o heybetli dağın iç uğultularına, belli belirsiz inlemelerine, derin sızıldanmalarına dikkat kesilmek zorundasınız. Sözler bazen birbirimizi işitmemize, birbirimize canı gönülden kulak vermemize engel oluyor.

 

Thomas Hardy’nin ‘Çılgın Kalabalıktan Uzak’ kitabından birkaç satır... Sessizliğin söyleyebildiklerine ve sesin söyleyemediklerine dair: “Sessizce sitem etmek gücüne sahip olanlar bunun sözlerden daha etkili bir yol olduğunu bilir. Gözlerin sesinde öyle tonlar vardır ki, dilde bulunmaz; rengi uçmuş dudaklar, kulakların duyamayacağı birçok şey söyler. Derin duyguların hem görkemi hem de ıstırabı, ses yoluna sapmayışındandır”

Google+ WhatsApp