Semira

Semira


Semira, Suriye’de savaş başladığında dünyayı oyunlarda kurguladığı iyilikler diyarı olarak gören, kötü adamların ise sadece masallarda yer aldığını hayal eden bir çocuktu. Bir çocuk habis ruhlu adamların kirli icraatlarını, şiddete olan meyillerini, kurdukları tuzakları nasıl tahayyül edecek, kötülerin dünyasını nasıl anlayabilecek ki? Fakat ne yazık ki savaşlar çocukların masumiyetini kopardı ve onlara bir erişkinin taşıyamayacağı kadar ağır sorumluluklar yükledi…

 

Semira savaşın yıkıcı etkilerine tanık oldu ve gerçek hayatın oyunlarda olduğu gibi berrak bir yapıya sahip olmadığını fark edince, kendini hiç olmadığı kadar çaresiz hissetti. Ninesinin okuduğu masallarda kazananlar hep iyiler olurdu ancak somut dünyada kötüler de güç elde edebiliyorlardı. Nitekim bütün dünyayı ve ülkesini kuşatan katiller karşısında iyiler sessizliğe gömülmüş ve kötülerin elleri uzadıkça uzamıştı. Semira artık oyunlarını mazlum insanların kurtuluşu üzerine kurgulamaya başlamıştı.

 

Semira yakınlarının çoğunu savaşta kaybetmişti, arkadaşları, kuzenleri, teyzeleri, dayıları bombalanan evlerin yıkıntıları altında can vermişlerdi. Aile iki çocuğunu koruyabilmek için Türkiye’ye hicret etmeye karar verdiğinde o derin bir hüzne kapıldı, güneşle buluştuğu bahçesinden, sevgi ile tanıştığı yuvasından, oyuncaklarından, arkadaşlarından kopmak kolay olmayacaktı, Semira gurbetin yalnızlığını şimdiden hissetmeye başlamıştı. Ama baba kararlıydı, hayatta kalmanız çok daha önemli diyordu.

 

Baba Nizar, elinde avucunda ne varsa toparlayıp bir kafileye katıldı ve tehlikelerin kol gezdiği yollardan geçerek Türkiye’ye ulaştı. Nizar omuzlarında ağır bir yük hissetti ve çocukları ile birlikte buraya daha evvel gelen bir yakınlarının yanına sığındı. Semira tanıdık bir aile ile aynı evde kalmaktan hoşnuttu ancak dilini bilmediği bir ülkede kendini çok yalnız hissediyordu. Babaannesi Türkler bizim kardeşimizdir derdi ama mahallede ve okulda karşılaştığı tavırlar onu çok incitiyor, daha da yalnızlaştırıyordu. Düşünüyordu… Acaba buradaki insanlar babaannenin ölümünden sonra mı değiştiler diyor ve niçin dışlandığını anlamaya çalışıyordu.

 

Çocukların kendi aralarında anlaştıkları gizil bir dilleri vardır Semira bu dili biliyordu ve yaşadıkları evin bahçesine indiğinde karşılaştığı çocuklara karşı yakınlık hissediyor, birlikte oynamak istiyordu ama anneler buna engel oluyordu. Semira neden anneler tarafından sevilmediğine bir anlam veremiyor ve suçluluk duygusu yaşıyordu. Şu ırkçı tavırlarla karşılaşmamış olsa gurbetin getirdiği sorunları daha rahat aşabilecekti belki ama olmuyordu, masum yüzüne çevrilen nefret dolu bakışlar onun iç dünyasına bir ok gibi işliyor ve yaralıyordu.

 

Semira 18 yaşında kendisi gibi Suriye’den mülteci olarak gelen bir gençle evlendi ve erken yaşta anne oldu artık çileli yolcuğuna oğlu Muhammet de dâhil olmuştu. Pandemi döneminde ev sahibi kirayı iki katına çıkardı, konfeksiyonda çalışan eşi ise işten çıkarıldı ve aile kendilerine yardımcı olan hayırseverlerin desteği ile hayata tutunmaya çalıştılar. Semira yüzüne öfke ile bakan kişilerin ağır hakaretlerine maruz kaldı ve aldığı her darbede biraz daha içine kapandı, yalnızlığa çekildi. Ardından hakaretler yağdırıp, ülkenize dönün diyen faşistlere incinmişliğini ve özlemlerini nasıl anlatabilirdi ki?

 

İçinde hasret kokan yollar vardı Semira’nın, şartlar müsait olsaydı çocukluğunun yarım kaldığı sokaklarda yürümek, sevdiklerinin mezarlarını ziyaret etmek, kendisiyle aynı dili konuşan ve aynı duyguları yaşayan insanların arasına katılmak ve hayatını burada sürdürmek isterdi elbette ama imkânlar buna elverişli miydi?

 

Semira caddede, sokakta, sosyal medyada kendilerini hedef alan ve “Suriyeliler gitsinler” diye çıkışanlarla karşılaştığında hayallerinde çocukluğu ve arkadaşları ile arasında geçen çatışmalar canlanırdı. O zamanlar çocuklar bir araya gelir ve oyun esnasında bir anlaşmazlık çıkar, grubun içinden en güçlü olanı diğerlerini darp eder ve gidin buradan der, bütün çocukları dağıtırdı. Ama çocuklar erişkinler gibi kin ve nefret duygusu taşımaz az sonra bir araya gelir hiçbir şey yokmuş gibi oyuna devam ederlerdi. Semira kendilerine nefretle bakan ve her fırsatta “Suriyeliler gitsinler” sloganı atan kişilerin tavrını henüz terbiye edilmemiş, olgunlaşamamış, paylaşımı öğrenememiş haylaz bir çocuğun durumuna benzetir ve sergilenen tepkiler karşısında sessizliğe gömülürdü. Zira çocukluğunda arkadaşlarını oyun ortamından kovan haylaz çocuğun terbiye olma ihtimali vardı ama faşist zihniyetlerin değişme ihtimali oldukça zayıftı. Semira bunu görebiliyordu.

 

Semira savaşın getirdiği ağır şartları yaşamıştı ama mülteci olarak yaşadığı ülkede maruz kaldığı faşist saldırılar bundan çok daha ağır gelmişti ona… Korkuyordu, giyim kuşamına özen gösterse apartmandaki komşuları hemen işaret ediyor ve bak geldiler ülkemize, lüks içinde yaşıyorlar diyorlardı, kendilerine özen göstermediklerinde ise bunlar zaten ter kokuyor, temizlikten anlamazlar deniyordu ve adım adım izleniyor yuhalanıyorlardı. Faşistlere göre bu insanlar ter kokan, yoksul, kültürsüz ve görgü kurallarına uymayan bedevilerdi ve geri gitmeliydiler. Onlara göre gittikleri yerde bu insanları hangi tehlikelerin beklediğinin hiç önemi yoktu, bu onların iç sorunuydu.

 

Semira 25 yaşında genç bir kadındı ve çocukluğunu yarım bırakıp geldiği ülkemizde kendini güvende hissedemiyordu, korkuyordu, her şeyden korkuyordu, komşularıyla yakın mesafe kuramıyor, dışarı çıktığında insanlarla göz temasından kaçınıyor ve yuhalandığında suçlu bir çocuk gibi başını eğip yalnızlığa çekiliyordu. Semira yaşadığı toplumda sevilmediğini, istenmediğini, değersiz görüldüğünü biliyordu ve kendisiyle baş başa kaldığında soruyordu: Niçin cezalandırılıyorum? Semira kötülerin zayıfları ezmekten keyif aldıklarını fark etmişti ve buna engel olunamayacağını biliyordu. Fakat hamdolsun ki dünyanın her yerinde az da olsa vicdani hassasiyet taşıyan iyiler de vardı, gurbette onun içini rahatlatan tek şey de buydu zaten…

Google+ WhatsApp