Savaş..

Savaş..


Modern dünyâda, savaş ile ekonomik krizler arasındaki bağ özgül bir ağırlık taşır. Bu, her ekonomik krizin mutlak sûrette savaş ile neticeleneceğini imlemez. Burada bahsedilen bağ, deterministik bir bağ değildir. Esasta mühim olan, krizlerin niteliğidir. Bâzı krizlerin dönemsel olarak sistemin içinde aşılma yolları bulunabilir. Lâkin kriz sistemik veyâ yapısal bir nitelikte ise bu bağın işleme riski de artar.

 

Kapitalizm, Marx’ın daha evvel ortaya koyduğu üzere alabildiğine dar bir görüşlülük üzerine kurulmuştu. Dargörüşlülük şuradaydı: Kapitalizm kârın maksimizasyonu üzerinden gelişen bir üretim fetişizmi, yâni pratikte bir arz şişmesi olarak tecessüm ediyordu. En az zamanda, en fazla ve en nitelikli ürünleri piyasaya sürüyor, elde edeceği kârı maksimize etmek için de, başta emek olmak üzere mâliyetleri en düşük seviyede tutuyordu. Bu ise, alım gücü veyâ daha doğrudan olarak talebin baskılanmasından başka bir şey değildi. Şişen arz ile baskılanan talep özünde, uzlaştırılabilir olmayan, akıl dışı bir çelişkiydi. Neticede şişen ürün hacmi kapitalistin elinde kalıyor, durgunluk ve kriz hemen akabinde patlak veriyordu. Marx, bu sarmalı işçi sınıflarının evrensel dayanışması üzerinden devrim ile çözüleceğini öngörmekteydi. Rosa Luxemburg ise, sürecin bununla kalmadığını, kapitalist aklın bunu aşmak için militarizme müracaat ettiğini keşfetmişti. Militarizm derde devâydı. Çünkü, bir taraftan tekmil sektörleri içine alan bir dinamizmi sağlıyor, durgunluğa devâ oluyor, diğer taraftan yükselen işçi sınıfı hareketlerini bastırıyordu. Bu tulum ile üniformanın yer değiştirmesiydi. Rosa Luxemburg, hayâtını ortaya koyarak, yaklaşan devâsa savaşı (I. Genel Savaş) engellemek için büyük bir kampanya başlattı. Fransa’da Jean Jaurés de bu kampanyaya destek verdi. Neticede, ne Rosa ne de Jean başarılı olabildiler. Her ikisi de trajik olarak hayatlarını kaybetti. Haydi adını koyalım; işçi sınıfları onlara ihânet etti. Bayıla bayıla, savaş naraları atarak, tulumları çıkardılar, üniformalarını giydiler.

 

II. Genel Savaş,1929 Krizinin ardından aynı mekaniğe oturarak yaşandı. Bu defâ Spartakistler etkili olamadı. Rosa’nın hiç sevmediği Lenin, aynı mekaniği başka türlü yorumluyor, “savaşsa, savaşırız” diyordu.

 

Eğer nükleer silâhlanma bir dehşet dengesi doğurmasa, muhtemelen aynı mekanik işleyecek, meselâ 1950’lerin sonlarında,muhtemelen Mc Carthyism üzerinden III. Genel Savaşı idrâk edecektik.

 

Kapitalizmin mâhut krizleri devâm etti. Ama, mâlî oligarşiler üzerinden daha karmaşık boyutlar kazanarak. Elyevm yaşadığımız kriz, 1970’lerden başlayarak dalga dalga yaşanan krizlerin en olgun hâle geldiği bir aşamayı ifâde ediyor. Bunun sistemik bir nitelik kazandığı da çok âşikâr. Sürecin elbette bir de hegemonik târih açısından taşıdığı bir husûsiyet var. Ezcümle, sistemik krizler hegemonik değişimleri de berâber getiriyor. Süreci ağırlaştıran da bu. Hegemonik merkezlerin el değiştirmesi hiçbir zaman savaşsız olmadı. 17. yüzyıl Hollanda Asrı idi. 18. asır ise Fransa Asrı. Bu sermâyenin merkez değiştirmesi mânâsına geliyordu. Geçişe eşlik eden ise, İrlanda ve Kuzey Amerika’ya kadar sıçrayan meşhûr Kutsal İttifâk veyâ daha bilinen adıyla 9 Yıl Savaşlarıydı (1688-1697). 19. asır Britanya Asrı olarak bilinir. Bu da sermâyenin bayrağını İngiltere’nin alması mânâsına geliyordu. 14. asırdaki mâhut Yüzyıl Savaşları’ndan başlayarak savaşmaya alışmış olan İngiltere ve Fransa, bu defâ 7 Yıl Savaşları (1756-1763) üzerinden kozlarını paylaştı. Bize en yakın olgu ise II. Genel Savaş sonrası, dünyâ hâkimiyetinin İngiltere’den ABD’ye geçmesiydi.

 

Bunlar da gösteriyor ki, hegemonik yer değiştirmeler, “benim işim bitti, gel sen benim yerime otur” gibi bir devir teslim centilmenliği üzerinden yaşanmıyor. Bu hatırlatmaları, tırmanan Ukrayna, Beyaz Rusya; nihâyet buna eklemlenen Saraybosna ve Balkanlar’daki gerilimleri düşünürken yapıyorum. ABD ve Rusya, köprüde karşılaşan iki keçinin inatçılığı üzerinden yürütüyor. Mesele öylesine kilitlendi ki, yönetilebilir olmaktan çıkıyor, üçüncü bir çözüm ihtimâli devre dışı kalıyor. Ya, ABD yâhut Rusya geri adım atacak. Geri adım atan ise yenilen taraf olacak. Diplomasi büzüşüyor, askerî yığılmalar artarak devâm ediyor. Nedret Ersanel’in Akıl Odası’nda, Doç.Dr. Fahri Erenel Paşa’nın geçen gece ortaya koyduğu gibi SIPRI verileri akıl almaz boyutlardaki artışlara dikkât çekiyor. İtiraf etmeliyim ki, ABD’nin artık içinden çıkamadığı ekonomik krizlerini aşmak adına, biraz da hesapsız bir biçimde eski mekaniği harekete geçirmeye yeltenmiş olabileceği gibi, aklımdan atmak istediğim, lâkin yakamı bırakmayan bir his ve endişeyi taşıyorum. İnşaallah yanılıyorumdur…

Google+ WhatsApp