Saman Çöpünü Gemi Zanneden Sinek

Saman Çöpünü Gemi Zanneden Sinek


Mevlana’nın sinek metaforu kibrin insanı nasıl körleştirdiğini ve hayatın gerçeklerinden nasıl uzaklaştırdığını özetler mahiyettedir. Söz konusu hikâyede bir sinek bataklığın üzerinde yüzen küçük bir saman çöpüne konmuştur ve bataklığı okyanus, saman çöpünü gemi, kendisini de kaptan zannedip, “Ben bu okyanusun ve bu geminin sahibiyim” diye bağırmaktadır.

 

Mevlana’nın kibri özetleyen bu metaforu zihnimde sahip olduğu makam koltuğunu bir üstünlük aracı olarak görüp, kendini yüce dağların zirvesinde hisseden kibirli yöneticilerin ruh halini çağrıştırdı. Nitekim dünyaya geldiğimizde ilk yaptığımız şey sahiplenmek oluyor, insanı, sevgiyi, eşyayı sahipleniyoruz ve eğer özümüze vakıf olamamışsak, sahip olduğumuz imkânları kendimizden bilip güç zehirlenmesine tutuluyoruz. Dünyanın cazibesine kapılıyor ve ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar güç elde edeceğimizi düşünüyoruz… Oysa Rabbimiz bulunduğumuz noktanın, kapladığımız alanın ne olduğunu açıklıyor ve ruhsal ve kişisel olgunluğa ulaşabilmemiz için yol kat etmemiz gerektiğini belirtiyor. Rabbimiz bizim dışımızdaki varlıkları geçici olarak hizmetimize veriyor ve görevimizin insanlaşmak olduğunu vurguluyor, üstlendiğimiz sorumluluğa işaret ediyor.

 

Kabul etmeliyiz ki, bugün İslam toplumlarının en büyük sorunu, başlarına feraset, şuur ve cihat ruhundan uzak olan, zayıf,  kibirli ve halktan kopuk yöneticilerin gelmesi ve bu kişilerin halklarına sırtlarını dönüp, küresel aktörlerin güdümünde hareket etmeleridir. Ebette nasıl inanıyor ve nasıl yaşıyorsak öyle de yönetiliyoruz ama artık bize ait diyebileceğimiz hiçbir şeyimiz kalmadı ve düştüğümüz yerden kalkarak onurlu şekilde yol almak zorundayız. Fakat bu nasıl olacak? Bırakın ötelerde yaşananları, toplumun çekirdek katmanında dahi bunca adaletsizlik, bunca kokuşmuşluk varken Allah’ın rahmeti nasıl inecek üzerimize? Görüldüğü üzere istedikleri mevkilere gelen yöneticilerimiz makam koltuğuna yerleştikten sonra hak anlayışından uzaklaşıyor ve devletin imkânlarını ehil olmayan yakınlarına peşkeş çekerek kamu otoritesini zaafa uğratıyorlar. Yöneticilerimiz zamanın Firavun’ları ile anlaşabilmek için adeta yarışıyorlar peki bu durumda biz hanelerimize kadar ulaşan ateşi nasıl söndürebileceğiz?

 

Materyalist kültür hayatımızı o kadar etki altına almış ki, yönetimde, eğitimde ya da sosyal alanda bir sorunla karşılaştığımızda Allah’ın lütfettiği ilkeleri dışlayıp, sorunların ancak Batı’dan gelecek bir formülle çözebileceğine inanıyoruz. Kalpleri yumuşatan ve sorunların çözümünde anahtar görevi üstlenen tevazu ve adalet kavramlarının hak ettiği değeri bulamaması ve anlaşılamaması ne acı! Toplumun ön saflarında yer alan yöneticiler, öncü şahsiyetler, elit kesim ve kitlelere yön veren kişiler tevazu ve hakkaniyeti küçümseyerek,  israf, kibir, torpilcilik, adam kayırma ve gösterişi meşru hale getirdiler ve bu kokuşmuşluğu toplumun diğer katmanlarına yayarak bizi yoksullaştırdılar. Adam kayırma ve torpilcilik referans adı altında meşrulaştırılarak adaletin tuğlaları yıkıldı. Mesleğinizle ilgili bir alanda çalışmak istediğinizde size referansınızın kim olduğunu soruyorlar ve eğer ensesi kalın bir isim verebilirseniz iş tamamlanıyor ve siz kendinizi hiç tahayyül etmediğiniz bir konumda buluyorsunuz. Meğer hiçbir zorluğu yokmuş bu hayatın diyorsunuz ve hak etmediğiniz bir alanı işgal ediyorsunuz. Özellikle devlet kurumlarında ehil olmayan kişilerin, tepeden inme görevlendirme yoluyla makam sahibi olmaları ciddi sorunlara neden oluyor. Göreve tepeden inme bir yolla getirilen liyakatsiz kişiler kendilerini zirve bir noktada görüyor ve halka tepeden bakmaya başlıyorlar.

 

İnsanın belli süreçlerden geçerek olgunlaşması ve özüne vakıf olması materyalist zihniyete göre bir zayıflık belirtisi olarak aktarılıyor. Zira materyalist sistem insanın sadece beşer tarafına göre düzenlenmiştir ve onun dürtüsel yanını beslemektedir. İnsanın varoluşuna uygun yaşayabilmesi için ilkeler koyan İslam ise kişinin insan yanını destekler ve ahlâki değerlerin aktive edilmesini emreder. Bu değerlerin merkezinde tevazu ve hakkaniyet vardır ki, yöneticilerin bu hasletlere daha kuvvetli yapışmaları gerekir. Bulunduğu nokta ne olursa olsun yönetici, halkı ile karşılaştığında onlara sizden biriyim, sizin yanınızdayım duygusu hissettirmeli ve güven vermelidir. Aksi takdirde emreden, baskılayanla, tepkilerini kaybedenler arasında geçen korku eksenli bir iletişim doğar ki, bu kişilerin halkın ihtiyaçlarına cevap verebilmeleri mümkün olamaz.

Google+ WhatsApp