Said Halim Paşa’da Garbın Siyasi Usulü

Said Halim Paşa’da Garbın Siyasi Usulü


Said Halim Paşa’nın ne demek istediğini anlamak ve havsalamızda canlandırmak için, Batının siyasi usulünü kopyalayarak alan bugünkü devlet yapısını ve hükümet şeklini göz önüne getirmemiz kâfidir.

 

 

Said Halim Paşa, İslam’ın Siyasi Usulünü izahtan sonra, Batının siyasi usulünü de izah eder. Her toplumun, her kültürün, her dünya görüşünün kendine özgü yaşam tarzı, siyasi usulü, iktisadi yapısı, içtimai kabulleri vardır. İşte Batı dünyasının da kendisine özgü bir siyasi usulü mevcuttur. Paşa da bu husustaki beyanlarına, bu merkezde başlar.

 

Batının siyasi usulü, bütün siyasi usullerde olduğu gibi, kendi tarihsel değişim ve dönüşümüne bağlı olarak, yine kendi toplumsal sosyal yapısının içinden doğup gelmiştir. Bu sebepten de, Batının siyasi usulü ve bu usulün takip ettiği seyir, kendi değişim ve dönüşümünün geçirdiği evreleri kendi içinde barındırmaya mecburdur. İşte bu mecburiyet onu kararsız ve değişken bir hale sokmaktadır. Zira Batı dünyası yaklaşık dört yüz yılda, defalarca kendi içinde değişim ve dönüşüme uğramış, bu değişim ve dönüşüm Batı dünyasını kararsız bir karaktere sokmuştur.

 

Said Halim Paşa, Batı dünyasının hali hazırdaki durumuna değinir. O’nun düşüncesinde Batının sosyal yapısı, hakikatin ve adaletin her türlü bağlayıcılığından ilişkisini kesmiştir. Bunun izahını da, “hürriyet-i mutlaka” – “mutlak özgürlük” olarak yapmaktadır. Paşa’nın ifadelerinden anladığımız, Batı dünyası, kendi tarihi seyri içinde yaşadığı değişim ve dönüşüm sonucunda heva ve nefsini yeni tanrısı olarak kabul etmiştir. Bu sebepten, Batının gerek siyasi gerekse sosyal yapısında hakikat ve adalet aramak beyhudedir.

 

Said Halim Paşa, Batı toplumlarının yaşadığı süreç içerisinde, siyasi olarak kendi milletini temsil usulünün, bir bakıma bugün dile getirilen “Ulusal Egemenlik” düşüncesinin zuhuruna da değinir. Batının sosyal yapısı, ulusalcı–milliyetçi düşüncelere uygun olduğu için, siyasi uygulamada da, milleti temsil usulü ortaya çıkmıştır. İşte bu milleti temsil usulü, Batının günümüzdeki toplumlarının en belli başlı siyasi müessesesi ve bütün siyasi sistemin temelini oluşturmuştur.

 

Fakat burada dikkat edilmesi, doğru anlaşılması gereken önemli bir husus vardır. O da, Batı toplulukları çeşitli gaye ve eğilimlere sahip bir takım sosyal etnik sınıflara ayrılmıştır. Bunların her biri siyasi olduğu kadar toplumsal bakımdan da muhtelif ihtiyaçlar ve beklentilerinden dolayı birbirlerine muhalif durumdadır. Bu sebepten milleti temsil yani ulusal egemenlik usulü ilk çıkışından itibaren ancak birbirine hasım olan bu sosyal ve etnik yapının temellerinden meydana çıkmıştır. 

 

Said Halim Paşa, Batıda siyasi partilerin ortaya çıkış ve işlevine de değinir. Müellife göre, bu temsilciler mensup oldukları sosyal ve etnik sınıfların fikirlerini ve menfaatlerini savunmak için aralarında bir takım teşkilatlar oluşturdular ve bu teşkilatlar kendi milletleri namına birbiriyle mücadele etmekte olduklarını gördüğümüz siyasi partileri ortaya çıkardı.

 

İşte bu şekilde Batı memleketlerinde parlamentolar böyle siyasi partilerden her birine iktidar gücünü eline alacak, onu bir müddet kendi arzusu yönünde kullanacak vasıta kılan sosyal mücadele fikri haline geldi. Batı topluluklarının sosyal değişimlerinde milleti temsil usulünün bugün gördüğü iş bundan ibarettir. Bu sosyal sınıflar arasında düşmanlık devam ettikçe ve Batı milletleri için hakiki bir kurtuluş ve vefa vakti doğmadıkça netice daima böyle kalacak birbirleriyle kavgaya devam edecektir.

 

Geçmişten bu yana şu neticeyi kabul etmemiz lazım gelir ki: Batı sosyal yapısının kabul ettiği siyasi usul tamamıyla kendi sosyal yapısına, tarihi ve kültürel şartlarına göre ortaya çıkmış ve bu oluşumlar Batı topluluklarını, kendi mantıklarında gereğince tatmin etmiştir.

 

Kendi milletini ve ulusunu temsil etmek usulünde hukuk ve imtiyazlara gelince, çok geniş bir yelpazede hatta sınırsızdır. Bu usul yürütme -icra- üzerinde her türlü bağdan arındırılmış bir denetleme vazifesini gerekli gördüğü bütün hukuka sahip olmakla kalmıyor, bilakis yasama yetkisine de sahip bulunuyor. Bu durum onu kanun yapma, yasamada bulunma mevkiinde bulunduruyor. Ve gerek milli iradeyi tanımak, gerek o iradeyi kanun olarak kabul ettirmek ayrıcalığını kendisine sağlıyor.

 

Said Halim Paşa, Batı siyasi usulünde yasamanın da yürütmenin de siyasi parti teşkilatlarından iktidarda olanların elinde olduğuna değiniyor. Ve bu durum onları her bakımdan hukuku oluşturan ve kendi menfaatlerini temin için imtiyazlı durumda olanlardan yapıyor. Bir yandan ulusal iradeyi tanıdığı gibi, bir yandan da o iradeden meşruiyet sağlayarak yasamada bulunmak ayrıcalığına sahip oluyor. Bu sebepten meşruiyet için yaslandığı değerler, aynı zamanda yaslandığı değerleri menfaatleri lehine kullanışlı bir pozisyona getiriyor.

 

Bu duruma göre, ulusal egemenlik usulünün yegâne işi milleti uluslaştırmak ve çoğunluğun iradesine boyun eğdirmektir. Böyle bir siyaset usulünde, temsil etmekte olduğu milli iktidarın gücünü eline alan siyasi partiler uygulamalarında, daima baskıya ve zorlamaya meyilli politikalar izleyebilir. Böyle büyük bir yetkiye sahip parlamentonun elinde ulusal egemenlik kullanışlı bir malzeme olmaktan başka bir şey değildir. 

 

Paşa, ulusal egemenlik ya da milleti temsil usulünde siyasi iktidarın meşruiyetini nereden sağlandığına değinmekte ve bunun sakıncalarını ifade etmektedir. Günümüz siyasi usulünde çok bariz bir şekilde görülen bu sakıncaların yol açtığı huzursuzluk, egemen olduğu topluluklar üzerinde her türlü adaletsizliğe ve kayırmacılığa alabildiğine kapı aralamaktadır. İşte böyle siyasi bir usul, siyaseten istiklalini kaybetmiş bir kuvvettir. Bu şekil siyaset usulünde siyaset, esas karakterini kaybetmiş ve bu sebepten yürütme artık partilerin ve parlamentoda kendisine dayanak olan siyasi şahsiyetlerin bireysel menfaatlerine hizmetle meşgul olur. 

 

Şahsi menfaatlerin amme menfaatinin önüne geçtiği için, bürokratik işlerde bol paralı vazifeler icat ederler ve bu vazifeleri istediklerine dağıtmak suretiyle maddi rant elde ettikleri gibi, siyasi alanda da kendilerine tâbi olacak maddi menfaat peşinde koşan birçok müntesip bulurlar. Ve böylece her türlü anlaşmalar yapmaya, her türlü ayrıcalıklar kazanma girişimlerine teşebbüs ederler ki, bunların bu çabaları hükümeti her şekilde fesat edeceği, günden güne giderlerin daha çok artacağı bir hale sokacağı çok açıktır.

 

Said Halim Paşa yaşadığı zaman ve mekân düzleminde geleneksel devlet yapısındaki siyasi usulün sadeliğini görüp bildiği gibi, Batı siyasi usulünde ortaya çıkan bürokratik karmaşayı da bilmektedir. İslam siyaset usulünde her şey çok sade ve şahsi menfaatlere kapıları kapadığı gibi, gereksiz vazifelere, israfa yönelik uygulamalara giden yolların da önünü kesmiştir. Siyasetten hukuka, hukuktan eğitime, eğitimden iktisada, iktisattan içtimai düzene kadar sade ve teferruattan uzaktır. Gereksiz yere görevlendirmeler olmadığı gibi, gereksiz yere harcamalar da olmayacaktır.

 

Said Halim Paşa’nın ne demek istediğini anlamak ve havsalamızda canlandırmak için, Batının siyasi usulünü kopyalayarak alan bugünkü devlet yapısını ve hükümet şeklini göz önüne getirmemiz kâfidir. Bu kurgudaki devlet yapısının ve hükümet şeklinin, insanları refaha ve huzura götürmesinin mümkün olmadığı ve olamayacağı, yaşadığımız pratik tecrübelerle aşikârdır. Zira Batı düşüncesinde gelişen modern devlet tasavvuru ve bu tasavvura dayalı siyaset usulü değer sıralamasında insanı değil devleti, menfaat sıralamasında ise ammeyi değil şahsı öncelemektedir. Bu şekil siyaset usulü, iktidara gelenleri gücü ele geçirmelerine neden olduğu için, şahsi veya kendi siyasi partilerinin menfaatleri için istediklerini yapabilme imkânı sağlamaktadır. 

 

Bu açıklamalarından sonra Paşa, böyle bir siyaset usulünde yürütme gücünün aklı başında namuskâr bir idare temin edemeyeceğini söyler. Eğer bu siyaset usulünün faydası olacağını savunanlar var ise, şu iyi bilinmelidir ki, bu siyaset usulünü uygulamanın ortaya çıkaracağı sonuçlar, insanlığın faydasına olmaktan çok kötülüğüne olacaktır. Yani bu tür siyaset usulü hiçbir zaman insanlığın hayrına olmayacaktır. 

 

Yasama yetkisi

Said Halim Paşa, Batı siyaset usulünün yürütmedeki sakıncalarını izah etmesinin ardından, daha önemli olan yasama konusuna da değinir. Yasama meselesi daha da mühimdir ve olumsuz sonuçları çok daha ağır olmaktadır. Zira parlamentoda belli bir çoğunluğu elinde bulunduran siyasi parti, yukarıda bahsedilen şahsi ve siyasi menfaatleri kendi lehlerine devşirme hususunda yetkili olmaktadır. 

 

Bu sebepten yasama -teşri- yetkisinin yalnızca siyasi bir heyete ait olması ve bu şekildeki siyaset usulü hiç arzu edilmeyecek bir işgalin adıdır. Parlamentoda siyasi yetkiye sahip olan kesimin yapacağı yasama faaliyetleri açıktan açığa taraflıdır ve adaletle bağı yok gibidir. Yapılan yasamalar, çıkarılan kanunlar bu durumda keyfidir, baskı ve şiddetin tarafıdır. Çıkarılan kanunlarda genel olarak göze çarpan, siyasi iktidarın hiç iktidardan inmemesini sağlama üzerine gerçekleşir.

 

Paşa’nın yaklaşık yüz yıl önce ifade ettiklerini bizler bugün hakikat olarak yaşamaktayız. Öyle ki, görüp yaşadıklarımız, şahit olduklarımız Paşa’yı her sözünde haklı çıkarmaktadır. İktidara gelen siyasi oluşumlar hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, yapıp ettikleri sadece kendi siyasi varlıklarının ve elde ettikleri gücün daimiliği üzerinedir. İktidara gelenler yasal uygulamalarında hiç iktidardan inmeyecekler gibi davranmakta bu da siyasi, hukuki, içtimai, iktisadi alanda alabildiğine adaletsizlikler ortaya çıkarmaktadır. 

 

Böyle bir usulde ortaya çıkan kanunlar, gerçekleştirilen yasamalar her şeyden evvel siyasi maksatlara hizmet etmekte, şahsi menfaatleri tatmin gayesi gütmektedir. Ammenin menfaatleri, içtimai düzenin ve adaletin sağlanması konusuyla ilgilenmekten çok uzaktır. Bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı ister istemez zulüm ve tarafgirlikle suçlanacaktır.

 

Özellikle dünyevileşmenin sürekli körüklendiği ve iktidarlar üzerinde kapitalist ideolojinin söz sahibi olduğu devletlerde, sermaye sahibi burjuva sınıfı siyasete sürekli müdahale etmekte ve siyaset üzerindeki nüfuzunu kendi varlık gayesine hizmet ettirmek için kullanmaktadır. Bundan dolayıdır ki bu siyaset usulünde teşkilatlanan siyasi partiler sürekli birbirleriyle çekişme ve didişme halinde bulunurlar.

 

Bir başka sakıncası ise, yasama gücünü elinde bulunduran siyasi partide, parti içi ihtiras ve rekabet hisleri çok şiddetli olacağından dolayı, hikmet ve itidale karşı verilmesi gereken önemin, ihtiras ve rekabetten dolayı ihmal edileceği çok tabiidir. Böyle bir siyasi uygulamada ve bu şartlar altında ortaya çıkan siyaset şeklinde, kayırmacılıktan ve tarafgirlikten kurtulamayan kanunlar, içtimai yapıda ne gereği gibi hürmet görecek ne de kendilerine beklenen itaati sağlayabilecektir. Aklı başında her fert böyle bir sonucun ortaya çıkacağını kolaylıkla tahmin edebilir.

 

Said Halim Paşa başka bir hususa daha işaret eder. Bu husus ise, yapılan yasamanın kendisinden ziyade, bu kanunların tatbikinde ortaya çıkacak uygulamalardır. Tarafsızlıktan, itidalden, akıl ve hikmetten uzak olan bu siyasi usulde, belli bir siyasi yapılanmaya tanınan yasama faaliyeti sonucundaki uygulamalar millet tarafından tasvip edilebilir olmayacak, itimat ve hürmet görmeyecektir. Bununda ötesinde bu siyaset şeklini daha birçok mahzurları bulunmaktadır. Fakat yukarıda ifade edilenler ulusal egemenliğin en mühim ve en kesin sonucudur.

 

Said Halim Paşa, Müslümanlar açısından bu şekil bir siyasi usulün ne kadar sakıncalı olduğunu belirtirken, böyle sakıncaları olsa da, bu sakıncaların Batı toplumları açısından ehemmiyeti olmadığını ifade eder. Zira bu şekil siyaset usulü Batının toplumsal oluşumu ile tamamıyla mutabıktır. Batıda ortaya çıkan bu siyaset usulü zaten onun tabii bir sonucudur ve samimi bir savunucusu olmak meziyetiyle örtüşür. Bu bakımdan Batı siyaset usulü insan nefsine hitap ettiği için, Batıdaki toplumsal işleyişin ihtiyacını tatmin etmekle mükelleftir. Başka bir şey değildir. 

 

Müslümanların felaketi

Said Halim Paşa, böyle bir siyasi usulün becerisinin adaletsizlik, tarafgirlik, kayırmaca, şahsi menfaat temini, kanunları uygulamadaki zulüm, yapılan kanunlara karşı itimatsızlık ve hürmetsizlik olduğunu belirtir. Bu siyasi usulün böyle bir sonuç ortaya çıkarması ise tamamen bu siyasi usulün içinden doğup geldiği Batının toplumsal yapısındaki işleyişin sonucudur. Zira Batı toplumu nasıl bir yaşam ve sosyal siyasi yapı istemiş ise, ortaya öyle sosyal ve siyasi oluşumlar çıkmış, gelişen usuller toplumun beklentilerine paralel olmuştur. Bu sonuç ise hiçbir zaman küçümsenecek bir sonuç değildir.

 

Müslüman cemiyetin burada dikkat etmesi gereken husus, kendi içtimai ve siyasi ihtiyaçlarıyla aynı olmayan Batı toplumlarının tercih ettiği bu siyaset usulüne asla teveccüh göstermemesidir. Zira böyle bir siyaset usulünün Müslüman toplumlarda uygulanması felakettir. Bunun da ötesinde felaket olmasıyla birlikte, esasen kabul etmeyi gerektirecek hiçbir sebep yoktur.

 

Said Halim Paşa, sosyolojik ve psikolojik açıdan çok önemli bir hususa işaret etmektedir. Bir topluma ait olmayan ne varsa, o topluma gelişinden sonra kendisi olmaktan çıkacak, taklit ettiğine benzeyecektir. Bu benzeme ise büyük sancıları, sıkıntılı dönüşümleri, adaletsizliği, zulmü de beraberinde getirecektir.

 

Paşa yaşadığı dönemde bütün bu bahsettiklerini görüp şahit olmaktadır. İktidara gelen İttihatçı zihniyet, sadece siyasi alanda siyaset usulünde değil hukuki, içtimai, iktisadi, askeri, maarif, devlet teşkilatlanması vb. konuların tamamında Batıyı taklide yönelmiş, devleti ve toplumu her yönüyle tamamen Batının tipik kopyası yapmaya azmetmiştir. 20. yüzyılda Paşa’nın gündeme getirdiği ve önemle dikkat çektiği bu mesele ne yazık ki 21. yüzyıl siyaset düşüncesinde ve eylemlerinde hız kesmeden hem de daha öncesine nazaran daha hızlı devam etmektedir.

 

İttihat Terakki’nin halefi olan günümüz siyasi partileri, gerek siyasi, gerek iktisadi, gerek içtimai ve gerekse hukuki alanda Avrupalı olmak serüvenini tamamlamak için büyük gayret sarf etmektedir. Özellikle muhafazakâr iktidarların eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan bu değişim ve dönüşüm, hepimizin şahit olduğu Müslüman topluma felaketten başka bir şey getirmemektedir. Attıkları nutuklarla Batı dünyasını sürekli eleştirenler, siyasi ve iktisadi icraatlarında Batı ile bütünleşmeyi ve geleceklerini Batı ile birlikte kurmayı düşünmektedir. 

 

İki sonuç

Said Halim Paşa bütün bu söylediklerinin birisi Müslümanlar açısından diğeri ise Batı toplumları açısından iki sonucu ortaya çıkardığını ifade ediyor. Bu sonuçlardan birincisi İslam cemiyetinin tutulmuş olduğu felaket, tabiata dair maddi kanunlar hakkındaki cehaletten ileri geliyor ki, bu cehalet tabiatın nimetlerinden istifade etmesine mani olmak suretiyle kendisini maddi bir sefalete mahkûm ve netice olarak siyasi istiklalinden mahrum ediyor. Paşa, Müslümanların duçar olduğu bu felaketin telafi edilebilir olduğunu da hatırlatıyor.

 

İkinci sonuç ise, Batı toplumlarının kurduğu mekanik medeniyetin ortaya çıkardığı fıtri ve ahlaki çöküntüdür. Tarihsel süreçte yaşadıkları değişim ve dönüşüm bu toplumları insani fıtratlarından koparmış, hissi ve vicdani yönleri kalmamıştır. İşte onların yaşadığı bu değişim ve dönüşüm, edindikleri karakter daimi olarak toplumsal buhran içinde kıvranmalarına sebep olmaktadır. 

 

Paşa’ya göre, birinciler yani Müslümanlar maddi saadetten yoksun iken, ikinciler yani Batı toplumları toplumsal saadetten mahrumdur. Said Halim Paşa çözümü de söyler:

 

“Bundan dolayı İslam cemaati yakalanmış olduğu hastalığı gidermek için o hastalığı ortaya çıkaran cehaletten kurtulmalı, bunun için de kendisinde eksikliğini gördüğü dünyevi ilimleri Batıya müracaatla derhal almalıdır. Batı toplulukları da yakalandığı toplumsal hastalıktan kurtulmak isterse, şeriatın buyurmuş olduğu ahlaki ve toplumsal yasaları öğrenmek için İslam cemaatine müracaat etmelidir. 

 

Görülüyor ki İslam cemaatinin Batı toplumlarından ne alacağı pek açık şekilde bellidir. Alacağı şeyler hiçbir zaman içtimai siyasi anlamda değildir. Bundan dolayı nasıl ve ne dereceye kadar olursa olsun İslam cemaatinin Batılılaşması düşünülebilecek hataların en müthişdir.”

 

Makale kaynağı: Said Halim Paşa, İslam’da Teşkilat-ı Siyasiyye: Garbın Usul-i Siyasiyyesi, Sebilü’r Reşad, cilt: XX, sayı: 498

Google+ WhatsApp