Sabahı ıslatan yağmur

Sabahı ıslatan yağmur


Kurulmuş sonsuz sayıdaki cümle arasından bazılarını çekip neden bir kenara not etmeyi düşünürüz? O cümleler hayatımızda kalıcı bir yere sahip olabilsinler diye mi? Ama biz, kendimiz kalıcı değiliz. Hayatımızın kum saati sürekli geriye sayarken, neden bir şeyleri biriktirip dururuz? Bize kalmayacakları belliyken... Niye? Kime? Yapmayı çok istediğimize inandığımız şeyler neden bir köşede çoğalır durur? Neden yapmayı çok istediğimiz zaman yapmayız da, sürekli erteleriz onları sonraki belirsiz, hatta muhal zamanlara?

 

“Bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun/ yatağa süzüldüm/ dedim ki ey uyku, başparmağın, yeşil bahçelerin anahtarı/ gözlerin, sükûn balıklarının karanlık havuzu/ ağlayan çocukluğuma da bir yer aç heybende/ ve unutkanlık meleklerinin toz pembe ülkesine götür beni” diyor ‘Rüzgar Bizi Götürecek’ kitabında Furuğ Ferruhzad.

 

Keşke her şehrin yüksek tepelerinde, denizcilere yönlerini gösteren deniz fenerleri gibi, hayatın karanlık ara sokaklarında kaybolup gitmeyelim diye bize yolumuzu gösterecek hayat fenerleri olsa...

 

“Ne arıyorsun?” diye sordu odaya yeni giren. “Bulduğumda bana ne aradığımı söyleyecek şeyi!” dedi kitaplığın önündeki.

 

İçimizde çok uzun süreceği belli olan yolculuklara hayatın en uzun mesafeleri bile kısa geliyor.

 

Bir sabahı boydan boya ıslatan, kendini daha fazla tutamayan bir gecenin hazin gözyaşlarıdır bazen.

 

Hayat doğurgandır. Bahar sonbaharı içinde taşır mesela. Keder bir sonraki sevinci... Karanlık bulutlar güneşli havaları... Havai bir çocukluk, ürkek, mütereddit, kırılgan bir delikanlılığı... Bir kelime, sonsuz sayıda başka kelimeyi... Bir insan, başka bir çok insanı ve yalnızlığı içinde taşır. Yaşayanlar ölümü... Çekirdek ağacı, tomurcuk çiçeği, daldaki yemyeşil yaprak, yanındaki kırmızı elma çürüyüp gitmeyi içinde taşır. Hayal, hayal kırıklığını... Yanılgı, yenilgiyi... Düşme, yeniden kalkmayı içinde taşır. Hayat doğurgandır. Ölümü ve yeniden hayatı, sonu ve sonsuzluğu içinde taşır.

 

Fotoğrafları sakladığımız albümler, karton kutular, çekmeceler, hayatın ölmüş anlarının kabristanı gibidir. Her yeniden bakışımız bir kabir ziyareti... Hayatımızdan eksilen anların durmadan tazelenen hüznüyle bakarız fotoğraflara... O an bir daha geri dönmemek üzere geçip gitmiştir artık. O anın insanı cansızlaşmış hazin bir hatıradır. Bu sebeple ki, sebebini bilemediğimiz ‘ah’larla doldurur içimizi fotoğraflar. Uzun sürecek bir yası karelere bölmüşüzdür sanki.

 

Knut Hamsun’un ‘Göçebe’sinden kulağa garip bir şekilde hem ürkütücü hem tatlı gelebilen birkaç satır: “Evet herkesin iyi, güzel saatleri olur. Bir tutuklu, arabada darağacına götürülmektedir, oturduğu tahtanın çivisi bir yerine batarsa hafif yana çekilir, şimdi daha rahattır.”

 

Uğraşmayı göze alırsan ve yeterli vaktin varsa bir rubik küpünün sırrını çözebilir, renklerini bir hizaya getirebilirsin. Bir rubik küpü için bu işlemin, dolayısıyla gizemin sonudur. Oysa bir insanı, uğraşmayı ne kadar göze alsan ve ne kadar çok vaktin olursa olsun tam olarak çözemezsin. Çünkü insanın gizemi sonuna kadar gidilemeyecek bir yoldur. Kim sonsuza giden bir yolu sonuna kadar yürüyebilir?

 

“Bazen göz alabildiğine uzanan şu koca mavi deniz” dedi beyaz saçlı adam, “güverteden kendisini seyreden şu yorgun adama bakıyormuş gibi geliyor bana!”

Google+ WhatsApp