Resûlüllah’ın (s.a.) Daveti

Resûlüllah’ın (s.a.) Daveti


Peygamberimizin (s.a) dünyayı teşrifleri (Mevlid-i Nebî) dolayısıyla, Efendimizin örnek hayatı çeşitli yönleriyle gündeme getirildi. Kanaatimizce günümüz Müslümanları, Efendimizin davet metodunu ve ahlakını her zamankinden daha fazla dikkatle incelemeye ve izlemeye muhtaç bulunuyorlar. 

 

Peygamberimizin (s.a) davet usûlünü belirleyen ayetlerden biri şuydu: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel tarzda mücadele et!” (Nahl, 125)

 

Âyet-i kerime Hakk’a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesini istiyor: hikmet ve güzel öğüt.

 

“Hikmet”; tebliğ ve telkin sırasında şuursuzca davranmamak, aksine muhatabın zihniyetine, eğilimine, kabiliyetine ve içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasihatte bulunmak demektir. Herkese aynı yöntem uygulanmaz. Her bölgenin, her grubun ve kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak hareket edilmelidir. Muhatabın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Hastalığı kökünden giderici çareler aranmalıdır.

 

“Güzel öğüt” iki mana taşır: Birincisi; dinleyici yalnızca delillerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da hitap edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı var olan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı, bunların kötü sonuçları hakkında uyarıda bulunulmalıdır. Hidayet ve salih amelin iyi tarafları sadece akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de uyandırılmalıdır. 

 

“Güzel öğüt”ün ikinci manası; samimiyet, iyilik ve hayırseverliktir. Öğüt ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Öğüt verilen şahıs kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine kapılmamalıdır. Öğüt veren yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini düzeltmeyi candan istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini almalıdır. Konuşma, münakaşa ve fikir alışverişi münazara ve kavga şeklinde olmamalıdır; hele akıl cambazlığı ve zihin güreşi şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve ithamlara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamaya yer verilmemelidir. Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak olmamalıdır. Öğüt veren kişi, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece sabırlı, kibar ve nazik olmalıdır. İleri sürdüğü deliller makul ve akla, mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Öğüt verirken muhatabın inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve nezih bir şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve uyarılara rağmen fikrinden ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalıdır.

 

“Mümin kullarıma de ki: (Muhataplarına) sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Zira, şeytan insana apaçık bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve dilerse de size azap eder. Biz seni onlar üstüne vekil göndermedik.” (İsra, 53-54).

 

İman ve inanç sahipleri; kafirlerle, müşriklerle ve din düşmanlarıyla konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve aşırı-abartılı şekilde sözler söylemesinler. Muhalifler nahoş ve sevimsiz söz söyleseler de Müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve hakikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri konuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuşsunlar ve ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davetlerine yakışmayan bir söz söylemesinler.

 

Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve karşılarındakileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi Şeytan’ın yaptığını ve Din’e davet işine halel getirmek istediğini anlamalıdırlar. Şeytan’ın maksadı, Müslümanların da muhaliflerinin yaptığı gibi doğru yoldan sapıp fesada girmelerini sağlamaktır.

 

Davetçiler hiçbir zaman gururlanmamalı ve kendilerini büyük görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet’e gideceklerine, diğerlerinin ise Cehennem’e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir emri vaki olarak dayatmamalıdırlar. Çünkü, bu hususta tek karar mercii Cenab-ı Allah’tır (c.c.). Davetçinin işi sadece insanları Hakk’a davet etmektir… (Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, 2/159-160).

Google+ WhatsApp