Politika üzerine!

Politika üzerine!


Bizimkiler “siyaset” demeyi sever, ama “siyaset” etimolojik olarak ve örfi anlamda hiç de güzel bir şöhrete sahip değil. Politika, uygulamaları itibarı ile temiz olmasa da, etimolojik anlamda “Medine”nin karşılığı olarak temiz bir anlama sahiptir. 

 

Mesela “Medeni” dediğiniz de “Medineli”, yani “şehirli” demektir. “Bedevi” ve “Medeni” birbirinin zıddıdır, bir bakıma. 

 

“Medeniyet” derken de, farklı etnik, dini, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat sahiplerini barındıran toplulukları, düzen içinde bir arada yaşamak üzere oluşturdukları hukuk toplumunun oluşturduğu zenginliği kastediyoruz.

 

Siyaset kelimesini yorumlarken güzel bir şöhrete sahip değil demiştim. Etimolojik açıdan SYS kökünden “Seyislik” anlamına gelen “at eğitimi”ne gönderme yapılır. 

 

Sonuçta bir insan ve at arasındaki ilişki modellenir. Aslında “Milli eğitim”, hatta eğitimin kendisi böyle bir şeydir. Oysa ayette bize “Raina demeyin Unzurna deyin” buyurulur. Din ve devlet büyüklerinin İlah ve Rab edinilmemesi konusunda başka uyarılar da var. 

 

Mesela “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” denir. “Raina ve Unzurna” konusuda, bana bir yönelim dayatma, beni gözet denir. Yoldan çıkarsa uyar, öğüt ver, nasihat et, ama beni kendi yolumda giderken zorlama. Bunun için “dinde zorlama olmaması gerektiği” konusunda insanlar uyarılır.

 

Bir seferinde Müslümanlar Yahudi bir topluluğa dinlerini tebliğ ederken, Yahudiler, siz gidin, çobanınız gelsin demişlerdi. Arap toplumun o zamanki siyaset anlayışına göre, amirler çoban, halk sürü olarak görülürdü. Peygamberimiz de onları uyarıyordu, “Her çoban sürüsünden mes’uldür” diye. 

 

“Yani nasıl çoban sürüsünden mes’ul ise, yöneticiler de halkından, onların bakımından, güvenliğinden sorumludur” diyordu. 

 

Yahudiler de buradan yola çıkarak, “sizinle neyi konuşacağız, çobanınız gelsin” dediler. Ayet geldi. Bakara 104’de “Raina demeyin, Unzurna deyin” dendi. Peygamberle halk arasındaki ilişkinin çerçevesi bu şekilde çizilmiş oldu. Yani katı bir Avam - Havas ayırımı, Amir - Memur / Reaya, VIP ayırımı olmaması gerektiğini burada görüyoruz. Hz. Peygamberin ve Hz. Ömer’in uygulamaları bu anlamda dikkat çekicidir. 

 

Bizde aslolan maslahattır. Yani sulh etmek. Ama örfte “idareyi maslahatçılık” yapıyormuş gibi görünmek, oyalamak, sümenaltı etmek anlamında içi boşaltıldı. Oysa maslahat, sulhetme sanatıdır ve maslahatın asıl gayesi de budur. İnsanın aklı ile vicdanını barıştıracaksın ki, insan insanla barışsın. İnsan insanla barışsın ki, üzerinde yaşadıkları toprakta insanlar tabiatla barışsın. 

 

Sonuçta bu 3 barış, insanı Allah’la barıştırsın. Değilse insan Allah’la savaştadır. Allah’a savaş açanların sonu da hüsrandır!

 

Siyasete geri dönecek olursak, siyaset batıl örfte şiddet, kibir, yalanın  meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir meslek gibi görüldü. Mesela Osmanlının zamanlarında Sultan “teb’a” ve “reaya”sına “Kullarım” diye hitap edebiliyordu. 

 

Mustafa Kemal Vahdeddin’e Ankara’dan gönderdiği mektubunda, “Kullarınız” diye hitap eder. Oysa dinde “kula kulluk” haramdır! Ama tabii bütün bunları siyaseten te’vil etmek mümkündür. Sultan, yani “sulta sahibi” cezalandırma, savaş yetkisine sahiptir. Halka her gerçeği söylemeyebilir. Düşmanın o sırra vakıf olmasının toplumun aleyhine olabileceği fikrinden yola çıkarak yalan söyleyebilir. 

 

Kafirlere karşı devletin ihtişamını ve gücünü hissettirmek için abartılı  gösteri yepılabilir! Tabii bunun sınırı, şekli her zaman tartışma konusu olmuştur.

 

Örfte “Siyaset etmek” adam öldürmek demektir. Darbelerde sonra sıkıyönetim ilan edilir, askeri idare kurulurdu. O gün oluşturulan yönetime “Örfi idare”, mahkemelere de “Örfi idare mahkemesi” denirdi.  “Siyaseten katl” dediğinizde işin ucu bırakın muhalifleri, “siyaseten risk oluşturma şüphesi” bile “kardeş katline cevaz”a dönüşebilir. “Fitne kıtalden beterdir” hükmünü te’vil ederek, bir cinayete kılıf yapmak da mümkün, Haricilerin Hz. Ali ve çocuklarının katline “Hüküm Allah’ındır” hükmünü delil göstermesi gibi. 

 

İslam toplumunda “mutlak otorite” ve “masiyette itaat” yoktur. “Hür insan”ın iradesini baskılayan her söz ve eylem, o kişiye karşı İLAH’lık ve RAB’lik taslamaktır. Peygamberler bile istişare ve şûra ile emrolunmuştur. Öte yandan, bir kişi ailesinin sorumluluğunu bile taşımakta zorlanırken, akrabaları ile bile geçinmekte, ortaklıkta sorunlar yaşarken, bütün bir topluluğun sorumluluğunu üstlenmeye talip olmak “edeb” sorunu olarak görüldüğünden ve “cür’etkarlık” kabul edildiğindendir ki, “siyasette görev istenmeyeceği verileceği” uyarısı yapılmıştır. 

 

Bu görevlendirme birinin başkasını görevlendirmesi değil, ehliyet ve liyakat esasına göre, toplumun teveccühü istikametinde bir şûra seçimi, daha doğrusu daveti şeklinde olacaktır. Tasavvuf ehli ise talebelerini, başkalarının hak ve hukuku ile ilgili konularda, “kul hakkı” korkusuyla devlet kapısından uzak durma uyarısı yapılmıştır. 

 

Bu uyarıyı yapması gerekenlerin çoğu işin merkezinde yer aldılar maalesef. Mal, can, namus, akıl, inanç ve nesil emniyeti konusunda toplumun vekaletini talep edenler, bu konularda tehdit olmaktan kendilerini kurtaramadılar. Bu iş FETÖ rezaleti ile patladı. Tabii bunun öncesi de var, sonrası da.. BÇG’nin Kalkancı operasyonunu da biliyoruz. Adnan Oktar hikayesini de.. Ve daha niceleri var.

 

Siyaset, vekalet değil, vekalet müessesesidir. “Hayrun nas, men yenfeun nas” Sahih gelenekte, “Halka hizmet, Hakk’a hizmet vesilesi” sayılmıştır. “Sizden olan yöneticiye tabiiyet”ten söz edilirken, hemşehriniz, ırkınız, akrabanız değil, ehliyet ve liyakat temelinde, sizden yetki alan ve size hesap veren ve sizin hak ve hukukunuzu koruyan demektir. Bu temelden uzaklaşan DİN ve DEVLET büyükleri, İLAHLIK ve RABLİK taslamış olurlar. Onun içindir ki, “Din büyüklerini İlah ve Rab edinmeyin” denmiştir.

 

Adalet mülkün temelidir. Adalet yoksa barış da yoktur. Adalet ve barış yoksa hiçbir özgürlük güvende olmayacaktır. İslam toplumunda herkes için adalet olacaktır. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana zalime karşı olunacaktır. Zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa. İnsanlar doğdukları anne-babayı, toprağı, zamanı, derilerinin rengi ve cinsiyetleri kendiler seçmediler. Bundan dolayı üstün ya da geri sayılmayacaklar. Herkes kendi dinini yaşamakta, kendi cemaat hukuk ve geleneğini kendi içinde yaşamakta özgür olacaktır. 

 

Hz. Ömer der ki, “Ben yaparsam ve bunu gören biri beni uyarmazsa, benden uzak dursun, çünkü onda hayır yoktur. Ben yanlış yaparsam ve bunu gören biri beni uyarır da ben bu uyarıyı dikkate almazsam, o kişi yine benden uzak dursun, çünkü bende hayır yoktur.”

 

Siyaset yapmak isteyenler ve yapanlar siyasetname, pendname, fütüvvetname, emanname okurlarsa bunları görebilirler.  

 

Bilmediğiniz şeyin peşine düşmeyin. 

 

Bu uyarıyı dikkate almazsanız, zarar verir ve zarara uğrarsınız. Ben sadece özetlemeye çalıştım. 

 

Selâm ve dua ile.

Google+ WhatsApp