PHİLOSOPHİA (Felsefe) Tarihi Üzerine...

PHİLOSOPHİA (Felsefe) Tarihi Üzerine...


MukaddesTuva · FELSEFE TARİHİ ÜZERİNE - Ramazan Demir- (Seslendirme)

 

 Felsefe kelimesinin kökeni olan Yunanca PHİLOSOPHİA sözcüğü BİLGELİK SEVGİSİ anlamına gelmektedir.

Felsefenin ilk ne zaman ve nerede başladığı ile ilgili çeşitli görüşler olsa da günümüzde felsefe denince akla kesinlikle ve sadece BATI FELSEFESİ gelmektedir.

Batı felsefesi ise tamamıyla YUNAN yani İYONYA kaynaklıdır. Aslına bakılırsa Yunan felsefesinden çok daha önce Mısır, Hint, Çin, Mezopotamya felsefeleri vardır. Fakat bazı nedenlerden dolayı bu felsefeler geçmiş ve günümüz dünyasında revaç bulmamış ve FELSEFE kategorisinde sayılmamıştır. 

Yunan felsefesi dışındaki felsefelerin gelenek haline gelmiş felsefe tarihinde neden görmezden gelindiği ile ilgili bir çok sebep söylense de asıl olan sebepleri şu başlıklar altında toplayabiliriz.

01- Mısır, Hint, Pers vs gibi felsefelerin tamamında DİN baskısı vardır. 

02- Buralardaki Krallar TANRI KRAL pozisyonunda olduğu için, üretilen düşünceler bağımlı düşünceler olmuştur. Oysa Yunanda DEMOKRASİ vardır! 

03- Yunan dışında kalan yerlerde felsefe üretenler daha çok din adamları ve rahiplerken, Yunanda DENİZCİ/TÜCCAR/ARİSTOKRATLAR eliyle düşünce üretilmiştir.

04- Yunan dışındaki yerlerde toplumlar homojen, yani tek tip bir yapıya sahipken, Yunanda çok renkli ve çok farklı unsurlar bulunmaktadır.

İşte bu arka plan üzerinden KRONOLOJİK bir düzene getirilen FELSEFE tarihi SOCARATES-ARİSTOTALES-PLATON temele alınarak anlatılır. 

M.Ö 5.yüzyılda başlatılan felsefe tarihi kesintisiz bir çizgi ve hep geçmişe referanslarla birike birike günümüze kadar gelmiştir.

Felsefe tarihinin en başındaki felsefeciler ile günümüz felsefecilerin konuştuları konular hiç değişmemiştir. Yani tarih boyunca aynı mevzular konuşulmuş ve sonra gelenler ya öncekilere itiraz ederek farklı bir açılım getirmiş ya da öncekilerin eksikliklerini tamamlamışlardır.

Felsefecilerin kendi aralarında farklı ekollere ayrılması AYNI KAVRAMLAR üzerinde farklı tanımlamalar getirmesinden dolayıdır.

Genelde insan türünün ilişkide olduğu varlığı ve insan türünün varlık ile ilgili geliştirmesi gereken DOĞRU tavırları konu alan felsefecilerin, varlık tasavvuru da her felsefi ekole göre farklı tanımlanmıştır. 

Bu tanımlamalar ve sorgulamalar kimisini TANRI'nın varlığını mutlak bir İNKARA sevk ederken, kimisi de TANRI denilen şeyin bizzat evrenin KENDİSİ olduğunu söylemiştir.

Hıristiyanlık dininin ortaya çıkmasıyla, felsefe üreten hıristiyan düşünürler, tanrı ile felsefeyi bir araya getirmek için çok çaba sarfetmiş olsalar bile, sonunda geldikleri nokta (Aziz Pavlus'un yardımıyla); aklın tamamen etkisiz hale getirilmesi ve hatta dinin akıl dışı olduğu için sadece İNANILMASI gereken bir şey olduğu bile söylenmiştir. 

Fakat felsefe tarihini bu arka plana göre dizayn edenlerin tamamının üstünde karar kıldığı nokta, M.Ö. V. yüzyıldan önce insanlığın felsefenin konuları ile ilgili bir tavrının ve bilgisinin olmadığıdır. Yani bu tarihe göre M.Ö. V. yüzyıldan önce hiç kimse varlığını anlamlı kılmak için Yunanlılar kadar cesur olamamıştır! 

Elbette ki felsefenin temel aldığı tarih çizgisinde Musa bir YAHUDİ peygamberi, İsa da bir HIRİSTİYAN peygamberidir. Bunların getirdikleri din İSLÂM değildir. 

Yunanlılara kadar ne bir din, ne bir resul ne de bir filozof çıkıp da; 

- ŞER NEDİR? 

- TANRI VAR MIDIR? 

- VARSA NASILDIR? 

- TANRI İRADEYE MÜDAHALE EDER Mİ? 

- TANRININ HERŞEYİ BİLMESİ KADER İNANCINI DOĞURUR MU? 

- KÖTÜLÜK EŞYANIN TABİATINDA VAR MIDIR? 

- TANRI MUTLAK İYİ İSE NEDEN KÖTÜLÜĞE SES ÇIKARMIYOR? 

- MADDE NEDİR? 

- GÖRDÜKLERİMİZ EŞYANIN HAKİKATI DEĞİLSE HAKİKAT NEDİR? vs. vs. vs... gibi soruları sormamıştır.

Bu arka planı olduğu gibi kabul eden İSLAM FİLOZOFLARI !!! kendi çağlarında bu tür sorulara kendi ürettikleri felsefeler ile cevap vermeye çalışmışlardır, ama bunu yaparken yaslandıkları temel, KUR'AN DEĞİLDİR! 

Felsefe denilen şeyin neyi konu edindiğini basit cümlelerle tanımlayacak olursak; VARLIĞIN İLK SEBEBİ VE VARLIĞIN SON NEDENİ tanımını getirebiliriz.

Aslına bakılırsa felsefenin diğer konularının tamamı işte bu iki şey etrafında oluşan konulardır 

Hem batılı hem de müslüman filozoflar İslamı Muhammed'e indirilen din olarak görürler. Muhammedin kendinden önceki resullerle alakası NEDENSELLİK temelinde ele alınmadığı gibi sadece PLATONİK bir ilişki kurulur. Yani İsa Muhammed'in, Musa İsa'nın, İbrahim Musa'nın nedeni değildir! 

Muhammed'in geçmişle alakası platonik bir zemine oturtulunca, Kur'an'daki ondan önceki resullerin kıssası da platonik bir özellik kazanmaktadır. Bu yüzden felsefenin ürettiği sorulara verilecek cevaplar da hep Muhammed ve sonrası üzerinden cevaplandırılmaya çalışılmıştır.

Mesela, aslında tam da felsefecilerin anlamaya çalıştığı İLK NEDEN konusu etrafında dönen HADİSELERİN TEVİLİ meselesi, rüya yorumlarına dönüştürülür. 

Çünkü resmi tarihe göre Socrates'ten 1500 yıl önce yaşamış ve ölmüş yakışıklı(!) prens Yusuf'un, kendisinden 1500 yıl sonra kavramlaşacak bir mesele hakkında yol göstermiş olduğu fikri, hem müslüman hem de müslüman olmayan filozoflara oldukça yabancı ve yadırgayıcı bir söylem olarak gelmektedir. 

Ya da ADEM-İBLİS kıssalarında ŞER meselesinin anlatıldığını söylemek onlara göre son derece komik olmaktadır. 

Çünkü bu tarihi çizgiye göre İNSAN türü özgürce düşünce üretmeye yani BİLGELİĞİ SEVMEYE Yunanlılarla başlamıştır! 

Musa'nın Kur'an'da anlatılan mücadelesinin, yine onların binlerce yıldır bir türlü bulamadıkları SAĞLIKLI TOPLUM YAPISI ile alakalı olduğunu hiç kabul edemezler. 

Asil yalanlarla kurdukları ÜTOPİA larında insana kılavuzluk yapma şartı olarak, İNSAN türünün KILAVUZSUZLUĞU kabul etmesini gerekli görürler. 

Çünkü onların felsefe yapabilmesi için TANRI'nın insan türünü TERK etmiş, kılavuzsuz BIRAKMIŞ olması gerekmektedir. 

Kendi ürettikleri felsefelerin insanlık için KILAVUZ olmasını arzularlarken, Yüce Allah'ın bir kılavuz ve aydınlatıcı bir kitap göndermiş olmasını asla görmezler, görseler bile kabul etmezler. 

Çünkü felsefenin en temelinde FİLOZOFUN TANRI OLMA İSTEĞİ yatmaktadır. 

Kendisine aşık olduğunu söyleyen ve kendisiyle aynı yatağa girmesine izin verdiği öğrencisi ALCİBİADES'in eşcinsel arzularını ARİSTOKRAT bir eğilim ve hatta SEÇKİNCİLİK olarak gören SOCRAT, her ne kadar TANRI fikrine hatta tek tanrı fikrine karşı olmasa da, kabul ettiği bu tanrının bir rehber göndermiş olduğunu asla gözönüne almaz.

Felsefenin ve filozofların var olması tek bir şarta bağlıdır: Allah'ı YARATAN, ama yarattıklarını TERK EDEN bir tanrı olarak görmek. 

"Şer nedir?" sorusunu tanrıdan gelen bir kitabın çoktan cevaplamış olduğu fikrini hiç sevmezler, çünkü bu durumda onlar İŞSİZ kalacaklardır. Kazara Tanrıdan gelen kitabı kabul etseler bile Kitabın nerede durması gerektiğini mutlaka onların söylemesi gerekmektedir.

Mesela MANTIK kavramına şu tanımı getirirler; 

MANTIK, İLKELER BAZINDA DÜŞÜNME YÖNTEMİDİR. 

Hemen herkesin çok rahatlıkla kabul edeceği bu cümledeki kavramlara felsefecilerin yüklediği anlamlar yüklenince kabul edilebilir bir cümle olmaktan çıkmaktadır. "İLKELER- DÜŞÜNME ve YÖNTEM" kelimeleri sanıldığı gibi her ilkeyi, her düşünmeyi ve her yöntemi kapsamamaktadır.

Mesela, ilkeleri tanrı tarafından gönderilmiş bir KİTAPTAN, düşünmeyi de bir RESULDEN öğrenmek gibi bir şeyi kabul edemezler.

İlkeler bazında düşünme yöntemi dedikleri mantık için getirdikleri

A) ÖZDEŞLİK

B) ÇELİŞMEZLİK

C) ÜÇÜNCÜ HALİN OLANAKSIZLIĞI

şartlarını da yine kendi geliştirdikleri içerikle doldururlar. Bunun altına koydukları;

01- TÖZ

02- NİTELİK

03- NİCELİK

04- GÖRELİLİK

05- MEKAN

06- ZAMAN

07- ETKİNLİK

08- EDİLGENLİK

09- POZİSYON

10- SAHİPLİK

tanımlaların aslında عَلَّمَهُ الْبَيَانَ / ALLEMEHUL BEYAN cümlesinden ibaret olduğunu asla kabul edemezler. 

Bu sayılanların tamamının DİLİN konusu olduğunu ve bunun da zaten Yüce Allah tarafından VEHBİ olarak öğretildiğini asla kabul edemezler. 

Hemen belirtelim ki FELSEFENİN sona gittiği ve kesin bir yargı elde ettiği hiçbir konu yoktur. 

Yani binlerce yıldır LÂK LÂK'tan başka hiçbir şey üretmedikleri halde kendilerini TANRI olarak görürler. 

İnsanın tanrı'dan gelen bir kitabın rehberliğine razı olmasını özgür iradenin yok oluşu olarak görürler. Ama öte yandan o kitabın işlevlerinin tamamının kendilerinin söylediği şeyler olması gerektiğini de şart koşarlar. 

Filozofun boş vakit ve imkan sahibi olmasını gerekli gördüklerinden, İNSAN içine karışan, toz toprağa belenen, çarşı pazar dolaşan, çobanlarla düşüp kalkan bir resulü hayal dahi edemezler. 

Onlara göre uğraştıkları meselelerin tanrı tarafından çözüldüğünün kanıtı, MELEKLERİN resullerin etrafında GÖRÜNMESİDİR.

Çünkü onlar için tanrısal kanıt, çobanların dahi eline alıp okuyacağı ve anlayacağı kadar basit olamaz. 

Felsefecilerin tamamı ASİL BİR ARİSTOKRASİ'yi kendileri ile özdeşleştirmişlerdir. Bu yüzden ovada tarla eken bir rençberden (Yusuf), tersanede gemi yapan bir tersane işçisinden (Nuh), bina yapan bir duvarcıdan (İbrahim), ticaret yapan bir gezginden (Muhammed) insanlığın sorunlarını çözen bir FİLOZOF çıkmaz(!) 

Felsefede bile BİLGİ, "gerekçelendirilmiş doğru inanç" olarak tarif ediliyor. Fakat günümüzde doğru bilgi ile insan arasına o kadar çok sahtelik ve ustaca söylenmiş yalanlar girmiş ki; GEREKÇELENDİRMEK için devasa çalışmalar yapmak gerekiyor.

Ama sonuçta ne kadar gerekçelendirirseniz gerekçelendirin, insanlar bu gerekçelere ikna olmuyor. Hatta bırakın ikna olmayı dikkate bile almıyor. 

Felsefenin bazı şeyleri/kabulleri hiç çaktırmadan o kadar çok yaygınlaşmış ki, tespit etmek bile çok emek gerektiriyor. 

Mesela, Felsefenin ana konusu olan önermeler çok karışık ve ucu bucağı bilinmeyen bir yapıda olmasına rağmen geniş bir taban bulmuş;(yukarıda sayılan 10 madde) "VAR olmuş bir şey 10 durumda bulunur".... ve felsefenin konusu aslında tamamen budur. 

Ama yeryüzündeki DİLLERİN hepsindeki ana yapıya bakılınca, aslında adamların incelediği şey tamemen gramerin konusu olan şeylerdir. 

Mesela kalkıp TÖZ diyor...aslında bu töz dediği şey basbayağı MÜPTEDA/ÖZNE işte.. 

Dillerin yapısına bakınca hepsinde inceleme konusu olan şeyler MÜPTEDA, HAL, SIFAT, FİİL, MEFUL, İSMİ ZAMAN, İSMİ MEKAN vs. vs. gibi konular. Felsefe bunları farklı adlandırarak sanki kendisi İCAT ETMİŞ GİBİ servis ediyor. 

Mesela diyor ki; "Diller tamamen imgelerden ve toplumsal uzlaşıdan oluşmuştur. İmgelerle imgelerin kast ettiği hakiki varlıklar arasında NEDENSELLİK ilişkisi yoktur"... Aslında bu karışık cümlenin basit hali..."DİLLER İNSAN ÜRÜNÜDÜR" cümlesidir 

Dillerdeki kelimelerin oluşumunu tamamen rasgelelik temeli üzerine oturtarak, başlıyor buradan yağ çıkarmaya. 

Kelimelerdeki imgelerin belli bir sırayla ve düzenle gelmesinde bilinç değil rasgelelik vardır diyor... 

Mesela "ağaç" kelimesini ele alalım diyor... bu kelimedeki A+Ğ+A+Ç imgelerinin bu düzende gelmesinde bir bilinç olmadığı gibi, ağaç denilen varlığın kendisi ile "ağaç" kelimesi arasında doğrudan bir bağlantı yoktur diyor... Çok basit bir şekilde dillerin kaynağı ile bağını kesince, ister istemez bu BOŞALAN ALANI birilerinin doldurması lazım. İşte orda pat diye FİLOZOFLAR beliriyor. 

Yani uzlaşırken kimse "neden AĞAÇ, neden ÇAĞA değil?" dememiş.Felsefecilerin kendisi var olan kavramlar üzerinde bile anlaşamazken, onlara göre akılsız, cahil, dünyadan bi haber insanlık MÜTHİŞ bir uzlaşı sağlıyor(!)Bu yalana da herkes inanmış ve hala da inanmaya devam ediyor. Gak-guk sesinden başka bir şey bilmeyen insanlar(!)nasıl oluyorsa, inanılmaz yüksek seviyede erdemlilik göstererek uzlaşı sağlıyorlar... Anlaşılır gibi değil... 

İnsanlara Yüce Allah'ın kitabının "modasının geçtiğini" söyledikten sonra başlıyorlar "Aristo bunu dedi, Socrat onu demedi ama bunu dedi, Kant yumurtladı, Russel silip süpürdü" diyerek gerçek arıyorlar...akıl alır gibi değil! 

* Üstelik SOCRAT tek satır yazı yazmadığı halde, Aristo'nun söyledikleri başka kaynaklardan derlendiği halde halâ "Socrat böyle dedi, Aristo şöyle dedi" diyorlar...İspatı olmayan ve ispatlanması da mümkün olmayan şeyler üzerinden kahramanlar üreterek onlara kutsallık kazandırıyorlar. .Uğraşmaya, hatta haklarında konuşmaya bile değmez, yorgunluk ve bıkkınlık veriyorlar."

Google+ WhatsApp