Peygamberimiz ve Türkler

Peygamberimiz ve Türkler


II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte iktidara gelen İttihatçı taraf, Avrupa’da ortaya çıkan uluslaşma akımına Türkçülük ideolojisiyle dahil olmuştur. İttihatçılar, kavmiyetçilik ideolojisini meşrulaştırmada da meşruiyet arayışına girmiştir.

Osmanlı modernleşmesinin nihai sonucu olarak ne söylenebilir diye sorulsa, “her coğrafyadan, ırk ve dilleri farklı olsa da iman temelinde bir araya gelen büyük bir ümmetten, Türk ırkının kutsallığı üzerine kurulan bir ulus devlettir” cevabının verilmesi sanırım itiraz edilemeyecek cevaplardandır. Tabi bu merkezde daha başka sorular sorulabilir, cevaplar bulunabilir. Fakat kanaatimizce büyük bir ümmetin kayboluşunun en önemli sebebi, kavmiyetçilik belasının bu ümmetin başına musallat edilmesidir.

Avrupa’da esen kavmiyetçilik rüzgârından en çok etkilenen devletin, Osmanlı devleti olduğu tartışmadan uzaktır. Çok değişik coğrafyalarda ve onlarca etnik kimliği yüzyıllarca yönetimi altında tutmayı başaran Devlet-i Ali, 19. yüzyılda esmeye başlayan ve 20. yüzyılda sonuçları ortaya çıkan kavmiyetçilik-ırkçılık ideolojisinin oluşturduğu ulus temelli devletleşmede, kendi nasibine düşeni, yeni bir ulus devletin kurulmasıyla almıştır. Bu devlet Türk Irkının kutsallığı, üstünlüğü üzerine kurulmuş, vatandaşlarına “ne mutlu türküm” demenin bir iman meselesi olduğu öğretilmiştir. Hatta yeni laik devletin kurulmasından çok önce, çok erken denilebilecek zamanda Türkler “kavmi necib” olarak görülmüş, bir bakıma Türk’ün üstünlüğü (!) devlet olmadan önce zihinlerde şekillenmiştir.

Modernleşme sürecinde ortaya çıkan birçok yeni kavram, davranış kalıpları, siyasetten iktisada, hukuktan eğitime, fertten topluma yeni şekilleriyle meşruiyet problemi yaşamaktaydı. Müslüman toplumda sonradan ortaya çıkan birçok gavur adetinin, var olabilmeleri var kalabilmeleri için mutlaka yeniden yorumlanarak, meşru bir zeminde yeniden inşa edilmeliydi. Meşruiyet isteyen bu yenilikler her alanda kendisini göstermeye başladı.

Bahsettiğimiz bu dönem, Tanzimat-Cumhuriyet arası tarih dilimi olarak, baş döndürücü bir hızla fakat çok büyük bedeller ödenerek geçmiş, bu dönemin bakiyesinden Türkçülük esaslı ulus devlet laik bir zihniyetle kurulmuştur. Tabi bu süreçte yine dinin ve geleneğin karşısında meşrulaştırılması gereken kavramlar ve kabuller vardır. Bunların başında ise, kavmi necib olarak görülen Türklerin, diğer kavimlerden, ırklardan üstünlüğü. Hatta ve dahası Peygamberin ve birçok sahabenin ve dahi İmam Ebu Hanife’nin dahi Türk olduğunu söyleyecek kadar ileri gidecek iddialar ortaya atılır. İçinde hakikate yaslanan hiçbir değer olmamasına rağmen Türk Tarih Tezi gibi savlar yeni bir ulusun inşası için kurgulanır. Türk Tarih Kurumu kurulur, bütün dillerin Türkçeden türediği ileri sürülür.

Müslüman bir toplulukta ırkçılığın Türkçülüğün tutması hem yüzlerce yıllık geleneğin birikimine hem de iman esaslarına aykırılık göstermekte, istenilen yere oturması mümkün görünmemektedir. Bu sebepten Türk ırkının üstünlüğü anlayışına göre kurulan yeni düzen, dinden, gelenekten ve tarihten mutlaka meşrulaştırıcı izahlara muhtaçtır.

1937 yılında 20-25 Eylül tarihleri arasında İstanbul’da II. Türk Tarih Kongresi yapılır. Bu kongrede alanlarında uzman olan çeşitli şahıslardan, Türklerin tarih içinde siyasi, askeri, iktisadi, coğrafi, kültürel, sosyal varlıklarının üstünlüğünü anlatmaya dönük tebliğler sunulması istenir. Kendisinden tebliği istenen kişilerden biri de geleneksel medrese eğitimi görmüş, ilmiye sınıfından gelen İzmirli İsmail Hakkı’dır  (1869-1946). İzmirli İsmail Hakkı’dan istenen, Peygamberin Türk olduğunu ispat etmesi ya da ispat etmeye çalışmasıdır. İzmirli İsmail Hakkı tebliğinin konusunu “Peygamber ve Türkler” olarak seçer. Peygamberin Türk olduğunu kanıtlayacaktır.

İzmirli İsmail Hakkı, I. Meşrutiyet dönemini çocukluk yaşlarında görmüş, II. Abdülhamid dönemini yetişkin ve ilmiyeye mensup biri olarak yaşamış, II. Meşrutiyet ve İttihat Terakki iktidarında yapılanlara şahit olmuş ve nihayet laik seküler ulus devlet olarak kurulan cumhuriyet rejimine ermiş bir şahıstır. Türkçe ibadet tartışmalarında aktif olarak rol almış, 1927 yılında basılan “Meanil Kur’an” adlı eserinin önsözünde, Kur’an’ı Kerim’in ibadetlerde Türkçe olarak okunabileceğini söylemiştir.

İzmirli İsmail Hakkı kongrede “Peygamber ve Türkler” adında uzun bir tebliğ sunar. Peygamberin Türk olduğunu ispata dönük iddialarını aklıselim bir insan tirajikomik olarak görse de ulusalcı bir aydın gözüyle yapılması zaruriyeler zümresindendir. Lakin medrese geleneğinden gelen bir ilmiye sınıfı mensubu gözüyle bakıldığında ise, durum içler acısıdır. Her şey bir tarafa, böyle bir tartışmanın tarafı olmak, ulema sınıfına mensup bir zatın fikir yapısının izahını imkânsız kılmaktadır. 

İzmirli tebliğini başında, “Asırlarca Müslümanlara önder olan Türkler ile Müslüman peygamberi arasında ne gibi münasebet vardır? Bu münasebet bizleri nereye kadar götürebilir?” sorularına cevap arayacağını söyler. Bu hususta Türkler için gizli kalan bazı noktaları kuvvetli vesikalar, takdire şayan delillerle ilk kaynaklarından izah edeceğini ifade eder.

İzmirli İsmail Hakkı ele alacağı mevzuyu on başlıkta izah edeceğini belirtir:

1- Peygamber kuvvetli bir ihtimal ile oymak itibariyle Türk olabilir 2- Evs ve Hazrec kabileleri de Türk oymağından gelebilirler. 3- Peygamberin ashabı arasında malum üç Türk vardır. 4- Peygamber Ramazan’da bir Türk çadırında itikâf etmiştir. 5- Peygamber Türkçe bir mektup yazmıştır. 6- Peygamberin Türkler hakkında hadisi vardır. 7- Kur’an’da Türkçe kelime vardır. 8- Malum olan Türk yüksek alimi Mübarek Oğlu sahabe derecesindedir. 9- İmam Azam Türk’tür, içtihatları Türk ideolojisine uygundur. 10- İmamı Azam kadınlara hakimlik vermiş, Kur’an’ı manadan ibaret görmüştür.

İzmirli İsmail Hakkı on başlıkta izaha çalışacağını söylediği mevzuyu sırasıyla ele alır. Öyle anlaşılıyor ki, müellifin esas meselesi, peygamberin Türk ırkına mensup olduğunu ispatlamak, bu ispat üzerinden ulusalcılığı–ırkçılığı meşru bir zemine taşıyarak, Türklerin diğer milletlerden üstün olduğunu (kendi ifadesiyle) bütün delilleriyle ortaya koymak. 

1- Peygamber kuvvetli bir ihtimal ile oymak itibariyle Türk olabilir.

Şark tarihçilerinin çoğunun yazdığına göre, peygamber Adnan soyundan gelmekte, Araplara yabancı bir Arap’tır. Oymak itibarıyla Arap değildir. Peygamberin büyük babası İbrahim’dir. İbrahim İbrani’dir ve İbraniler Sami’dir. Fakat İbrahim’in (as) Sam’a dayandığına dair söylenenler yeterince tetkik edilmemiştir. Bu sebepten İbrahim (as) Sam’dan olmayıp Türklerin babası sayılan Yafes soyundandır. (s. 1014) İzmirli tarih sahasında geriye doğru giderek, Hz. Peygamber’i (sav) İbrahim (as) üzerinden neseben Yafes’e bağlamak ve bu yolla peygamberin Türk olduğunu ispata çalışmaktadır. 

Şöyle ki: İbrahim’in (as) babası olarak Azer ve Tareh adları geçmektedir. Babası Tareh’tir, Azer ise onun vasfıdır. Veya amcasıdır. Kur’an’da babası denmesi Arap âdeti üzerinedir. Türklerin Yafes göbeğinden geldiklerine şüphe yoktur. İzmirli burada İbni Haldun’a da atıf yapar. İbni Haldun bütün Türkleri Yafes soyundan olarak göstermektedir. Bu sebeple İbrahim (as) Yafes soyundan geldiği için Türk’tür ve dolayısıyla Hz. Peygamber de (sav) Türk’tür.

İzmirli İsmail Hakkı çeşitli tarihçilere atıf yaparak, İbrahim’in (as) ırkı hakkında söylediklerini kendisine delil olarak gösterir. Bu tarihçilerden biri de Süryani tarihçi İbnü’l-İbrî’dir (1225–1286). İbnü’l İbri tarih kitabı olan Muhtasarüddüvel’de İbrahim (as) hakkında ayrıntılı izahlar yapmaktadır. İbrahim (as) Türk hakanının kızı Kantura’yı almış, Türk hakanına damat olmuştur. Şark kitaplarında Türklere Kantura Oğulları denmesine çok rastlanır. Bu hususta bir hadis bile rivayet olunmuştur. (s. 1015)

İzmirli zorlamalı yorumlarına devam eder. Azer ismi Razi’nin tefsirinde düşkün ihtiyar olarak açıklanmıştır. Azer ile hazer bir kökten olabilir. İsim benzerlikleri göz önünde tutulunca Türk şehrinde doğan, Türk hakanına damat olan İbrahim (as) Türk ırkından olacaktır. Bu sebepten peygamber, İsrail oğullarından olan Yahudiler ve onların peygamberleri de ırk olarak Türk olurlar. (s.1015)

İzmirli, sadece peygamberi Türk ırkına mensup görmemekte, Yahudilere gelen peygamberlerin de Türk olduğunu iddia etmektedir. Müellif ikinci başlığa geçer. İkinci başlıktaki iddia, Evs ve Hazreç kabilelerinin Türk olabileceğine dairdir.

2- Evs ve Hazrec kabileleri de Türk oymağından gelebilirler.

Evs ve Hazreç kabileleri Yemen’deki Fahtân Oğullarındadır. Bunların büyük babaları Fahtân Mezopotamya’dan yani Sümer ilinden Yemen’e gelmiş, Ad kavmine galebe çalmış, dili Süryani iken Arapça olmuştur. Sümer diyarından kalkıp Sümer medeniyetinin olduğu bir şehre hicret ettiğine göre, Fahtân oğulları da Türk oymağındandır. İzmirli yaptığı yorumlarla Peygamber’i (sav) İbrahim (as) üzerinden Türk oymağına bağlar iken, Evs ve Hazreç kabilelerini de Fahtân oğulları üzerinden Türklüğe bağlar. (s. 1015)

3- Peygamberin ashabı arasında malum üç Türk vardır.

İzmirli İsmail Hakkı’nın iddialarının üçüncü başlığı, Peygamber ashabı arasında bilinen üç Türk vardır. Müellif bu başlıkta biraz sinir uçlarını zorlamakta, sıkıntılı yorumlarda bulunmaktadır. Müellif buradaki iddialarına delil olarak, Kadı Hüseyin Diyarbekri’nin  (ö. 1582) “Tarihülhamis fi ahvali enfesi nefis” adlı eserinde geçen rivayetleri gösterir. 

Mısır kralı Mukavkıs Peygambere (sav) dört Türk kızı göndermiştir. Bunlardan ikisinin adı Mariye ve Sirin’dir. Peygamber Mariye’yi almış, ondan İbrahim adlı bir oğlu olmuştur. Peygamber de tıpkı büyük babası İbrahim (as) gibi bir Türk kızı almıştır. Sirin peygamber tarafından Hasan Bin Sabit’e verilmiş, ondan da Abdurrahman adlı bir oğlan olmuştur. Mariye ve Sirin ile beraber bir de Mebur adında bir erkek gelmiştir. Tarihülhamis fi ahvali enfesi nefis’in tasrihiyle bu üç Türk Peygamberin ashabındandır. (s.1016)

4- Peygamber Ramazan’da bir Türk çadırında itikâf etmiştir.

İzmirli’nin dördüncü iddiası, peygamber bir Türk çadırında itikâfa girmiştir. İddiaya göre Türk çadırı hakkında tafsilat yoktur. Şarih Nevevi (1234-1277) belirttiğine göre çadırın Peygamberin eline nasıl geçtiği ise belli değildir. Müellifin bu iddiasında, peygamberin Türk çadırında itikâfa girmesiyle, peygamberin Türklüğü arasında nasıl bir bağ kurulduğu izah edilememiştir. (s.1017) Buradaki iddiada ırkçılığın nasıl bir maraz olduğuna dair önemli ipuçları mevcuttur. 

5- Peygamber Türkçe bir mektup yazmıştır. 

Diğer bir iddia, peygamber Türkçe bir mektup yazmıştır. İzmirli bu iddiasına delil olarak Kazan alimlerinden Şehabettin Mercani’nin (1818-1889) Müstefadülahbar kitabında İbnül Esir’in sahabe tabakatına dair yazdığı bir bölümü gösterir. İbnül Esir eserinde “Türkiyyen” kelimesini kullanmıştır. Müellif bu iddiası üzerinde uzunca durmakta, bizce birbirinden alakasız olan birçok bilgiyi birbiriyle ilişkilendirerek, Türklük vurgusu yapmaktadır. Yaptığı izahlarının sonunda da peygamberin Türkçe davette bulunduğunu ileri sürmektedir.
(s. 1017)

6- Peygamberin Türkler hakkında hadisi vardır. 

İzmirli İsmail Hakkı, peygamberin Türkler hakkında hadisi olduğu iddiasına gelir. Ebu Davud’un Süneninde Melahim bahsinde ve Nesci’nin Süneninde Cihat babında “Ütrüktüke materekuküm” hadisi tahriç olunmuştur. Bu hadis ile Peygamber Türklere saldırmayı yasaklıyor. Türklerin çok savaşçı bir millet olduklarından dolayı karşısında durulamayacağından, onlara saldırmayın buyuruyor. 

İzmirli İsmail Hakkı, olduğunu iddia ettiği bu hadisle, peygamberin Türklüğü arasında nasıl bir bağlantı kurduğunu da izahtan uzak duruyor.
(s. 1018)

7- Kur’an’da Türkçe kelime vardır. 

İzmirli’nin Peygamberin Türklüğü ile ilgili diğer bir iddiası, Kur’an’da Türkçe kelimenin olduğu hususu. Müellif çeşitli lügat alimlerinin görüşlerini ileri sürerek, Kur’an’daki bazı kelimelerin Türkçe gramerde bulunduğunu, eğer daha derinlemesine araştırma yapılırsa daha birçok Türkçe kelimenin Kur’an’da bulunabileceğini iddia ediyor. İzmirli İsmail Hakkı, bu iddiasında da, Kur’an’da Türkçe kelime geçmesiyle, Peygamberin Türklüğü arasında nasıl bir bağlantı kuruyor, izah etmiyor. (s.1019)

8- Malum olan Türk yüksek alimi Mübarek Oğlu sahabe derecesindedir. 

İzmirli İsmail Hakkı’nın diğer bir iddiası,  Abdullah B. Mübarek’in (D. H. 118/ M. 736 – Ö. H. 181 / M. 797) Türk olduğuna dair ifadeleridir. Müellif sadece peygamberi Türk ırkına mensup yapmakla iktifa etmiyor, Abdullah B. Mübarek’in de Türk olduğunu ileri sürüyor. Mübarek oğlu, zamanının en büyük müçtehidi idi. İslam dünyasında ilk önce Ahlak fennine ait risale yazmıştır. Ahlaki faziletleriyle tanınan Mübarek oğlu, Türk çocuğudur. (s. 1019) Müellif bu iddiası hakkında da uzunca izahlarda bulunur. Fakat Abdullah. B. Mübarek’in Türk olmasıyla peygamberin Türk olması arasından nasıl bir bağ kurduğunu izah etmez. Biz konunun gereğinden fazla uzamaması için, İzmirli’nin uzun izahlarını buraya iktibas etmeye gerek görmedik.

9- İmam Azam Türk’tür, içtihatları Türk ideolojisine uygundur. 

İzmirli iddiaları arasında İmam Ebu Hanife’nin de Türk olduğunu ileri sürer. Ebu Hanife’nin yaptığı içtihatlar da Türk ideolojisine uygundur! Oymak itibarıyla Türk’tür. Numan B. Sabit’in büyük babası Zota, Kabil şehrindendir. Babası da oymak itibarıyla Türk’tür. Zota oğlunun içtihadı Türk olduğunu teyit eder. İslam Dünyasında ilk ilmi kurultay Ebu Hanife’nin kurultayı idi ve bu kurultayda kırık kadar aza bulunmakta ve bu azaların yarısından fazlası Türk ili evladıydı. (s. 1021)

İzmirli’nin bu hususu da uzunca izahlarla açıklamaya çalıştığı görülmekte. İmam Ebu Hanife’nin Türk olduğunu içtihatlarıyla, sünnete bakışı, istihsan, akla önem vermesi, örf ve âdete yaklaşımları ile ispatlamak için büyük gayret gösterdiği gözlerden kaçmamaktadır. İmam Serahsi’ye de değinen İzmirli, O’nun da Türk ili evladı olduğunu ifade eder. (s. 1022) İmam Ebu Hanife, içtihatlarının mahiyetleri bakımından Türk olduğu gibi, iradi bakımdan da Türk’tür. Emevi ve Abbasi zulmüne direnmiş, bu direnci onun Türk olduğuna dair önemli bir delildir. İzmirli’nin, tebliğinde en uzun izahları İmam Ebu Hanife’nin Türk olduğunu ispatlamak için yaptığı görülmekte.

İzmirli İsmail Hakkı Efendi, İmam Ebu Hanife’nin Emevi ve Abbasi iktidarına karşı direnişini, iman temelinden, ırkçılık temeline taşıması ve hadisenin esas zeminini değiştirmesi dikkat edilmesi gereken husustur. İmam Ebu Hanife’nin bir Müslüman olarak hangi gerekçelerle iki iktidar odağına da direndiği ve şehit olduğu tarihin şahitliği ile sabittir. İzmirli Türkçülük türküsünü söylerken, biat ettiği Kemalist iktidarın, kuruluşundan itibaren ne zulümler işlediğine kendisi şahittir. Buna rağmen yeni cumhuriyeti ve onun ebedi (!) şefini kutsamaktan, ırkçılık türküsünü söylemekten bir nebze olsun içtinap etmemektedir.  

10- İmamı Azam kadınlara hakimlik vermiş, Kur’an’ı manadan ibaret görmüştür.

İzmirli İsmail Hakkı’nın diğer bir iddiası, İmam Ebu Hanife’nin kadınlara hakimlik vermesi ve Kur’an’ı manadan ibaret görmesidir. Yine müellifin iddialarına göre Hanefi müçtehitlerinden hiçbiri imamlarının içtihadından ayrılmamıştır. Kadınlara hakimlik vermek ise Türk kafasının en bariz vasfıdır. İslam’ın zuhurundan evvel Türkler kadınlara hakimlik vermiştir. Kur’an’a manadan ibaret demekte tamamıyla Türk ideolojisine muvafıktır. Bu sebepten görülüyor ki Türkiye Cumhuriyeti’nce kadınlara hakimlik vermek, ezanı kameti, salat-ı selamı Türkçe okumak, hutbeyi Türkçe irad etmek, Ebu Hanife’nin mezhebine uygundur. Bunca delilden sonra Ebu Hanife’nin Türklüğünden şüphe edilemez.(s. 1026)

İzmirli İsmail Hakkı, İmam Ebu Hanife’nin Türklüğüne dair daha birçok iddiada bulunur. İmam’ın içtihatlarını, Türklüğün karakteriyle özdeşleştirmeye ve O’nun Türk olduğunu ispatlama gayreti gözlerden kaçmamaktadır. Tabi bütün bu iddialarında, Peygamberin Türk olmasıyla, Peygamberin Türklüğü ile nasıl bir bağ kuruduğu müellif tarafından izah edilememiştir. “Peygamber ve Türkler” diyerek başladığı tebliğinde, bir sonuca varmak için gösterdiği çaba, imkânsız olanı mümkün kılmak adına, düştüğü acizliği de gözler önüne sermektedir. 

Sonuç yerine:

İzmirli İsmail Hakkı’nın kongrede sunduğu tebliğin metni çok uzun olduğu için, çok kısa, lakin can alıcı yerlerine temas etmeye çalıştık.

İlmiye sınıfına ait bir zatın bahsini etmeye çalıştığımız bu metin, kavmiyetçilik-ırkçılık ideolojisinin insanı nerelere kadar getirebileceğine dair önemli malumatlar vermektedir. Modernleşme sürecinde bir kurtuluş ideolojisi arayışı içine giren Müslümanlar, Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük üzerinde uzun süre tartışmış, her üç akım üzerinde önemli bir müktesebat ortaya çıkmıştır. 

II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte iktidara gelen İttihatçı taraf, Avrupa’da ortaya çıkan uluslaşma akımına Türkçülük ideolojisiyle dahil olmuştur. Modernleşme döneminde, siyasi, iktisadi ve hukuki alanda meşruiyet arayışına giren İttihatçılar, kavmiyetçilik ideolojisini meşrulaştırmada da meşruiyet arayışına girmiştir. Tabi bu alanda da daha önceleri kullandıkları ilmiye sınıfına ihtiyaç duymuşlardır. Fakat çok milletli, kavmiyetli Osmanlı Devleti bakiyesi üzerine kurulan yeni Cumhuriyet, bu alanda meşruiyet sağlayamamıştır. Türkçülük kavmiyetçilik üzerine süren tartışmalar 21. yüzyılda da sürmektedir.

Kongrenin yapıldığı tarih göz önüne alındığında (1937) devletleşmiş, modernleşmenin de devlet gücüyle yukarıdan aşağıya doğru olmasına rağmen, halen ırkçılığın meşrulaştırılma çabalarının sürdüğü görülmektedir. Peygamber’in (sav) kavmiyet olarak Türkleştirilmeye çalışılması ve bunun ilmiye sınıfına mensup biri tarafından yapılması, tartışmanın boyutlarının üst seviyelerde olduğunu göstermektedir.

Google+ WhatsApp