Pencerenin camındaki böcek

Pencerenin camındaki böcek


Uzun bir kapalılık döneminin ardından kazanılan görece serbestlik hakkını kendini eğlendirmeye adayan kalabalıklarla dolu her yer. Belki uzun tenhalık günlerinin getirdiği haleti ruhiye ile her yer gözüme olduğundan daha kalabalık görünüyor, belki de gerçekten her yer çok kalabalık. Kesin olan, fazlasıyla dikkat çeken şey herkesin abartılı bir gayretle kendini eğlendirmeye çalışıyor olması. Bugünün insanı için temel meşgale bu: Kendini eğlendirmek! Zaman zaman kendini şımartmaya kadar varıyor bu uğraşın sonu. Geçmiş zaman insanlarının en çok korktuğu şey ölmekti. Şimdi bize ölüm gerçeğini unutturacak bir çok çare geliştirdik, bizi ölümü düşünmekten alıkoyacak çok meşgalemiz var. Şimdi onun yerini mutsuzluk korkusu aldı. Mutsuzluğun içine düşmeyi bir tür erken ölüm gibi görüyor ve bu sonuca duçar olmamak için bizi mutsuzluğa götürecek irili ufaklı her sebepten kaçıyoruz. Sürekli kendini eğlendirme telaşıyla yaşamanın ardındaki tedirgin edici sebep bu sanki büyük ölçüde.

“Tek isteğim pencere camında çaprazlamasına yürüyen küçücük bir böceği izlemek. Pencerenin sağ alt köşesine geldikten sonra pencere pervazının iç kısmından hiç ayrılmadan yukarı doğru yürüyor. Pencerenin sağ alt köşesine geldikten sonra hiç kımıldamadan duruyor. ‘Tıpkı bir insan gibi’ diye düşünüyorum heyecanla. İnsan ilerleyerek sonuç alamayacağını idrak edene kadar çok yol yürüyor. O zaman da koşturup durmak yerine etrafına bakmaya başlıyor” diye yazmış ‘Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’ kitabında Wilhelm Genazino.

Doğruluğunu neredeyse hiç sorgulamadığımız birtakım ön kabullerin gölgesine sığınarak yaşamaya çalışıyoruz. Çok yaşayacağız, çok gezeceğiz, şıklıktan vazgeçmeyeceğiz, trendlerden kopmayacağız, hayatımızın konforunu sürekli arttıracağız, standartlarımızı sürekli yükselteceğiz, hayatın tadını çıkaracağız, her şeyi yüzeysel de olsa bileceğiz ve hiçbir şeyi kendimize esastan dert edinmeyeceğiz. Tek tek her biri kulağa hoş gelse de, her an tetikte olmayı gerektiren bir uğraşlar yığınını getirip önümüze koyuyor bu yaşama modeli. Hayatımıza, kendimizi mutlu edecek bir akışkanlık kazandırmak için, fazlasıyla yorucu bir döngünün içine sokuyoruz sanki kendimizi. Bir çoğumuz bu yorgunluğu daha şimdiden hissetmeye başladı bile. İnsana ve hayata özgü acı-tatlı ‘etki’lerden kaçabilmek adına, sonraki sigarayı öncekiyle yakar gibi arada boşluk bırakmamak için bir biri ardına eklemek zorunda olduğumuz nice mutluluk etkinliği... Bir şekilde, bu baş döndürücü ve sarhoşluk verici döngünün dışına düşen herkes bir boşluğun içinde buluyor kendini.

“İnsanlar, silahlarla oynayan çocuklar ve şiddet dolu filmler izleyen gençler için kaygılanıyor; bir tür şiddet kültürünün onları ele geçireceğinden korkuyoruz. Kimse kırık kalpler, reddedilme, acı, hüzün ve kayıplar üzerine binlerce -kelimenin tam anlamıyla binlerce- şarkı dinleyen çocuklar için kaygılanmıyor” diye yazmış Nick Hornby, ‘Ölümüne Sadakat’te.

Mutluluk kovalanan bir şey artık; insanlar nedense mutluluk verecek her şeyin kendilerinden kaçtığını düşünüyor.

“Her ‘mutlu oldum’ dediğinizde” diye söze başladı beyaz saçlı adam, “bunun her anınızı kaplayacak kadar uzun sürmeyeceğini zaten kabul etmiş oluyorsunuz!”

Google+ WhatsApp