Papa ve yeni paganlık

Papa ve yeni paganlık


Modern düşünce târihinin ilgi çekici niteliklerinden birisi de, ilkelliğe dönük aşağılayıcı, dışlayıcı bakışlar ile ona karşı duyulan övgüleri eş anlı olarak üretmiş olmasıdır. Aslında bu çifte ve çelişkili yöneliş, kimilerine göre modernliğin şizoid, bana göre ise diyalektik gerçekliğini ortaya koymaktadır. Kendi aralarında zıtlaşan bu iki eğilimi, aynı amaca değişik yollardan hizmet eden diyalektik bir bütünlüğe oturtmak daha doğru olacaktır. Modernleşme bir medeniyet projesi olarak, kendi kurumlarını oluştururken, kurumsuzlukla mâlûl olarak gördüğü ilkelliği dışlamak zorundaydı. Bu özünde kurumsal bir rekâbetten neş’et ediyordu. Eski dünyânın kurumlarını tasfiye ederken, kurumsalcı bir iddia sâhibi olması gerekiyordu. Bu da ilkelliği ister istemez dışlayacak, “medenî durumu” ise yüceltecekti. Diğer taraftan da eski dünyânın kurumlarını saf dışı bırakmak için ilkelliği yüceltmek de son derecede işlevseldi. Başta J.J.Rousseau olmak üzere çok sayıda düşünürde bu övgü, öykünme ve özenmeleri görebiliriz. Yeni kurumların ilham alacağı bir doğurucu ilkeyi ve kaynağı bulmak gerekiyordu. Bu da tabiattan başkası değildi. İlkel durumlar ise tabiata en yakın olunan durumlardı. İlkelliğe olan özenmeler de buradan hareket ediyordu.

İnsanlığı uyuşturduğuna inanılan kurumsal din, yâni Katoliklik bu bakışın ana hedeflerinden birisidir. Fransız Devrimi ve ondan ilham alan çeşitli hareketlerde Papalık ve kilise örgütlenmelerini odağa alan nefret ve yıkıcı eylemler bunun somut göstergeleri olarak görülebilir. Artık “Tanrı” tahtından indirilmekte, onun yerine “tabiat” şaşmaz bir referans olarak işletilmeye başlamaktadır. Modernleşmenin ana arteri çok defâ zannedildiği gibi ‘Tanrı’yı ikame eden “insan” değil, tabiattır. Buna göre tabiat, saf ve kirlenmemiş bir ilk nedendir. İnsan ancak doğaya uygun yaşarsa değerli olur. Târihi kirlerinden arındıracak olan da yine tabiattır. Ama bu kurguda tabiat ağırlıklı olarak, “tabiat olarak tabiat” değil, çok defâ bir soyutlamadır. Ama, bilhassa romantiklerde “tabiat olarak tabiat” da apayrı bir yönelişin konusudur. Diğer taraftan, modernleşme kendi kurumsal yapılarını ürettikçe, bunun doğurduğu ağırlıklar sorunlu hâle gelecek, “tabiat olarak tabiata”, tabiî durumlara olan alâka artacaktır. Sâhicilik, somutluk tutkuları da bu eğilimleri süsleyecektir.

Burada ilginç olan, modern târih içinde bir başka çelişkinin de derinleşmesidir. “Modern akıl” ile “modern vicdan” arasındaki bölünmedir bu. “Modern akıl” tabiatı kontrol etmek, ona hâkim olmak iddiası üzerinden ilerlerken, modern vicdan bunun ağır neticeleri ve mâliyetleri üzerinden eleştirel bir konuma gelmektedir. Modern akıl tarafından “tabiat olarak tabiata” verilen zararların, modern vicdan tarafından sağlamasıdır bu. Bugün bu bölünmenin şâhikasını yaşadığımızı söyleyebilirim. Ama daha tuhaf olan bir süreç bu iki zıt yönelim arasındaki geçişlerde ortaya çıkıyor. Bunun tekel kayıplarıyla alâkalı olduğunu düşünüyorum. Biraz açalım.

Bugün ABD veyâ genel mânâda Batı ile Çin arasındaki bölünme aslında bir vicdân-akıl bölünmesidir. ABD ekonomisinin güçlü olduğu, bilgi ve üretim tekeli olduğu zamanlarda tabiata verdiği zararların derin muhasebesine hiç mi hiç aldırış etmiyordu. ABD’nin üstünlük kaybının hikâyesi 1970’lerin başına kadar gider. Nitekim bu târihten sonra, o güne kadar “isyankâr, hırpânî gençlerin” dile getirdiği şikâyetler aşama aşama resmî veyâ kurumsal düzeyde sâhiplenilir oldu. Şaşırtıcı değil mi? Sebep sermâye kayıplarıydı. Bunu teknoloji kayıpları da izleyince mezkûr sâhiplenme arttı. Batı’nın birikimini devralan Çin, tabiata ihânet ile suçlanmaya başladı. Biden iktidârı bu sâhiplenmenin siyâsal neticesidir. Yeşil Yeni Mutâbakat programı ise Çin’i bütün birikimiyle çökertmeyi amaçlayan tabiat ile uyumlu yeni bir “medeniyet projesi” olarak sunuldu. Bunun elbette ABD’yi de aşan bir boyutu var. Artık uluslar üstü yapılar sâhipleniyor bu programı. Diğer taraftan Yeşil Mutabakat o kadar teknoloji ve kimyâ yüklü ki, kimse bunun ne gibi mâliyetler getireceğini hesap edemiyor. Olsun, adı yeşil ya… Olsun bizi kara kömürden, kara petrolden kurtaracak ya…

Daha mühimi, yeni bir insan modeli üzerinden yapılandırılmaya çalışılıyor bu program. Batı hiçbir zaman insan-merkezli bir düşünceye sâhip olmadı. Bu da işini kolaylaştırıyor. Tabiatı merkeze alan, ama hiç de tabiî olmadığı apaçık olan teknoloji merkezli bir tasarımla karşı karşıyayız. Teknoloji ile tabiatı buluşturduğunu iddia eden bu tasarım yeni bir insan modeli tasavvur ediyor. Yeni insanın moral dünyâsı ilkelliğe özgü paganlıkla temellendirilmeye çalışılıyor. Pagan inançların “şaşırtıcılığı” ,”zenginliği”, “sahiciliği” National Geographic’in ve tekmil dokümanter dünyânın en gözde konularından birisi. Bir taraftan orijinâl paganlık yüceltiliyor, diğer taraftan da teknolojik düzeyde modifiye ediliyor. Semâvî dinlere iltisaklı tekmil pagan yorumlar yüceltiliyor. Şamanlıklar, astrolojiler, mistisizmler, New Age Kültler alabildiğine köpürtülmüş durumda. Yerleşik dinler bu testten geçmeye zorlanıyor. Dinler arası diyalog aslında bu testin şifrelerini veriyor. Eğer yeni dünyâda varolacaksanız, “safralarınızı atın”, kendiniz paganlaştırın deniliyor onlara. Akıl dışının vicdan ile buluşturulması.. Ancak o zaman kabûl görürsünüz… Papa da durumdan vazife çıkardı. Katolikliği paganlaşmanın hizmetine verdi… Son Irak ziyâreti Pagan Mezopotamya’nın canlandırılması işidir. Gel de; “Din insanın afyonudur” diyen Marx’ı hatırlama…

Google+ WhatsApp