Pahalılık Meselesi

Pahalılık Meselesi


Aynı sıkıntı tarihi süreç içerisinde hiç hız kesmeden süregelmiş, bu olumsuz tablo açısından süreklilik sorunu ortadan kalkmıştır. Tabi bu hayat pahalılığı ve çekilen sıkıntılarda suçlu olan sadece kapitalist tüccarlar ve liberal politikacılar mıdır?

 

Hayat pahalılığı, geçim derdi bu milletin makûs talihi gibi sanki. Günümüzde yaşadığımız hayat pahalılığı ve geçim derdi, yüz yıl öncede aynı manzarayı gözümüzün önüne sermekte, ihtimal ki böyle giderse yüz yıl sonrada aynı meselenin sıkıntıları yaşanmaya devam edecek gibi görünmektedir.

 

1913 yılında İstanbul’da neşriyat yapan Halka Doğru Gazetesi, dönemin hayat pahalılığını ve halkın iktisadi sıkıntılarını dile getiren bir makale yayınlar.

 

Seneden seneye İstanbul’da yiyecek, içecek ve ev kirası sürekli yükselmekte, hayat her geçen gün pahalanmaktadır. Üç dört yıl içinde kira fiyatları iki mislinden fazlaya fırlamış, un, ekmek, et, sebze, meyve, odun kömür fiyatı arttıkça artmıştır. Bir gıdanın okkasının altı yedi kuruşa yenildiği zamanlar, şimdi zihinlere tatlı bir masal gibi gelmektedir. Pahalılık hayatın en mühim meselesi olmuştur. Öyle iken, ne hükümet, ne belediye, ne de münevver sınıf denilen halk tabakası bu meseleye kâfi derecede ehemmiyet vermemektedir. Tabi avam tabakasının üstünde yer alan elit sınıf için bu pahalılık herhangi bir ehemmiyet taşımıyor olabilir. Fakat İstanbul’da günü gününe zor bela geçinen amele, gündelikçi, küçük esnaf ve küçük memur için, pahalılık hayat memat meselesi haline gelmiştir.

 

İktidara yakın olanlar ve dolgun maaşlı memurlar, bürokratlar, kapitalist ticaret erbabı ensesi kalınlar için pahalılık diye bir derdin olması ne mümkün! Bu hakikat yüz yıl öncesi böyle olduğu gibi günümüzde de böyledir. Günümüzde dolgun dolgun maaş alanlar, iktidara sırtını dayayanlar, ekran ekran gezip yorumun dibine vuranların, hayat pahalılığı ve geçim derdi gibi bir dertlerinin olmadığı ne kadar aşikâr!

 

Halkına yabancı entelektüeller, geçim derdi diye bir derdi olmayan akademisyenler, her gün başka başka ekranlarda yapmacık yorumlarıyla boy gösteren iktisatçılar ve aydınlar… Bu halkın içinden çıkan fakat kendi halkına yabancı olanlar, iktidarın hoşnut olacağı dille konuşmaktan asala yüzleri kızarmayanlar… Bunlar için hayat pahalılığı ne anlama gelir ki?

 

İşte bugün olduğu gibi, yüz yıl öncede aynı manzarayla yüz yüzedir bu millet. Yüz yıl önce yüz yüze olduğu manzarayla, nasıl bugün de yüz yüze ise. O günlerde bazı gazeteler önüne geçilemeyen hayat pahalılığını gündemlerine taşır gibi olmuştur. Bazıları belediye reisiyle görüşmüş, bazıları da hükümet yetkilileriyle. Her iki kurumun yetkilileri de bazı ilginç tavsiyelerde bulunur. Yaşanan hayat pahalılığı için belediyeler de hükümet de çok şey yapamaz. Bu meseleye asıl çözüm bulacak olan, halkın kendisidir.

 

Peki, halk bunu nasıl yapacak?

 

Kendi aralarında bir takım şirketler kuracaklar ve hayat pahalılığının önüne kendi gayretleriyle geçecekler. Yaşanan pahalılık meselesiyle asıl halk kendisi uğraşmalı, bir takım şirketler tesis edip pahalılığı eksiltmeye çalışmalıdır. Halk bir araya gelmeli, kooperatifler kurmalı, üretim tüketim zincirini oluşturmalı ve bu hayat pahalılığının önüne böyle geçmelidir.

 

Dönem itibarıyla yaşanan siyasi, askeri, hukuki ve iktisadi buhranlar arasında, devletin dahi aciz kaldığı bir meseleye karşı, halka tavsiye edilen kurtuluş yolu, biraz düşünebilenler için akla ziyan tavsiyelerdir. Kaldı ki halk içinde bunu becerebilecek rical bulmak neredeyse imkânsızdır. Biraz kafası çalışanlar, devlete, bürokrasiye sırtını dayamış, parası olanlar ise merhametsiz bir ticaret ağı kurmuş kendi milletini sömürmektedir.

 

Gazete haberinde Tanzimat öncesi devletin bu meseleyi nasıl hallettiğine de değinir. Tanzimat öncesi, devlet pahalılık ile ciddi anlamda ilgilenmiş, hiçbir ürünün aşırı pahalı olarak satılmasına müsaade etmemiştir. Tebaasını merhametsiz tüccarlardan korumak için kesin talimatlar içeren nizamnameler oluşturmuş, piyasayı kontrol altında tutmuştur. Fakat Tanzimat sonrası serbest piyasa kuralları cari olmaya başlayınca, kapitalist tüccarların doymayan merhametsiz nefislerini tatmin etmek ve bir türlü dolmak bilmeyen dibi delik keseleri doldurmak için her şeyi alabildiğine pahalandırmaları milleti büyük sıkıntıya sokmuştur.

 

Aynı sıkıntı tarihi süreç içerisinde hiç hız kesmeden süregelmiş, bu olumsuz tablo açısından süreklilik sorunu ortadan kalkmıştır. Tabi bu hayat pahalılığı ve çekilen sıkıntılarda suçlu olan sadece kapitalist tüccarlar ve liberal politikacılar mıdır? Yoksa ihtiyaçlarından ziyade arzu ve isteklerini tatmine çalışan halkın hiç mi suçu yoktur? Adaletsiz üretimi ahlaktan bağımsız tüketmek, böyle yaman sorunların ortaya çıkmasının yegâne sebebi değil midir?

 

Bir millet neye layık ise, öyle idare olunmaz mı? Sürekli talep eden fakat hiç vaz geçme tercihi olmayan topluluklar, arzu ve isteklerinin boyunlarına geçirdiği tasmanın farkına varabilir mi? Şunu almıyorum, şundan vaz geçiyorum, söküğümü diktirip, eskiyeni tamir ettiriyorum, her çıkan modeli ve modayı takip etmiyorum vs. diyenlerin oranı kaçtır?

 

İmkânsız bir olasılığı varsayım üzerinden düşünürsek, memleketin yarısı askeri ücretli ve geçinmenin imkân dışı olduğu böyle bir ücretle çalışmaya mahkûm olanlar, milyonlarcası birden pasif direnişle bir ay iş bıraksa, kapitalist patronlar nasıl bir tavır alır? Çalışanlar için olumsuz sonuçları olsa da, böyle bir tavır sergilenmeye değmez midir? Bu memlekette milyonlarca araç sahibi, bir ay aracını kullanmasa, petrol şirketleri nasıl bir tavır alır? Hiçbir bedeli olmayan böyle bir pasif direniş, denenmeye değmez mi? Bu memlekette pahalılık belasıyla boğuşan milyonlarca insan bir ay karnını doyurmak için ekmeğine tuz ekip yese, kapitalist üretim yere çakılmaz mı? İnsanlar bir ay kapitalizmin mabetleri AVM’lere uğramasa, tüketime dayalı adaletsiz kapitalist üretim sekteye uğramaz mı?

 

Lakin ne mümkün! Tüketimi, daha açık bir tabirle israfı imanın şartı gibi gören toplulukların, hem yaşanan sorundan şikâyet etmeye, hem de şikâyet ettiklerine koşar adım gitmeye devam ettiklerini söylemek, malumu füruş etmekten başka bir şey değildir.

 

İnsanı bütün odaklardan bağımsız yapan, ihtiyaçlarının azlığı ve gerektiğinde vaz geçebilme tercihidir. Elindeki akıllı telefonunda bir saat interneti kesildiğinde çıldıracak dereceye gelecek insanlardan oluşan toplulukta, bu hayat pahalılığına karşı direnebilecek irade aranabilir mi?

Google+ WhatsApp