Orucu giyinmek

Orucu giyinmek


Bugünü, dünyanın kılık kıyafetinden soyunup oruç libasını üstümüze giymek için fırsat bilebilsek... Dünya nimetlerinden el çekince üstümüze inen ipeksi sükunetten, her şeyin ritmini düşüren huzurlu yavaşlıktan, zamane seğirmelerini canımızdan çekip alan dinginlikten usul usul bir kumaş dokusak, o kumaşı kuşansak, o kumaşla yeni bir hayata bürünsek... Onu bir yorgan kılsak, bütün üşümelerimizi ısıtsın, bütün soğumalarımızı ılıtsın diye ömrümüzün kalan bütün vakitlerinin üstüne doğru çekip örtünsek... Dursak, durulsak biraz... Durmamakla kaçırdığımız her güzel şeyin, her ilahi kıpırtının, hayatın bize, bizim hikayemize, günlerimize, anlarımıza her şefkatli dokunuşunun, farkında olmadığımız her farkın, hayatın her harikulade kıvrımının, insanın her halinin, her halin kendini sonsuzca çoğaltan her manasının müşahedesine dursak, her mucizevi nefesin tadına erişsek, ayırtına varsak... Bu mübarek zamanları, bu hayırlı günleri, bu feyizli saatleri, anları içinde toplayan anı, zamanın içine dürülü olduğu bu yegane demi doyasıya içimize çeksek... Çeksek ki, o da çekse içine, özüne, derinliklerine bizi... Oruç tutsa içimizden, manasıyla, feyziyle, enginliğiyle değiştirse bizi, boyasa kendi rengine... Oruç tutsa insanlığımızdan bizi ve şu sarhoş dünyaya, şu dibi delik hayatlarımıza, şu doyumsuz nefislerimize bırakmasa bir daha bizi...

 

Hazreti Mevlânâ’dan orucun derinliklerine dokunuşlar: “Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır. Nefsinle savaşa girince; ‘Ben orucu öyle ucuza satmam!’ diye kendini yere at, ellerini çırp, ayaklarını vur, diret! Nefsin gönlüne musallat olmuş bir Rüstem’dir ama, oruç onu gül yaprağı gibi tir tir titretir. İçinde ab-ı hayatın gizlendiği bir karanlıktan bahsederler. Aklı başında olanlara o karanlık, oruçtur. Sen, canının içinde Kur’an nurunu istiyorsan, şunu bil ki, oruç bütün Kur’an’ın tertemiz nurunun sırrıdır. Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların başına tertemiz kişiler oturturlar. İşte oruç, sana, onlarla bir kaptan yemek yedirir.”

 

Külfetini konuşur olduk sanki hep; kaç saat aç kalıyoruz, ne kadar susuz, ne kadar mecalsiz... Oruç bir nimet, bir külfet değil... Bir hapishane değil, gerçek özgürlük... Bir mahrumiyet değil, tam anlamıyla kavuşma... Hayattan el çekme değil, hayatın hakikatini fark etme... Bir geri durma değil, insanlıkta ileri çıkma! Taşınması zahmetli bir yük değil, ağır yüklerimizden arınma... Mecalsizlik hali değil, hayat kazanma, can tazeleme, yürek kanatlandırma... Angarya değil, adeta yeniden vücut bulma... Takatten düşüren bir şey değil oruç, hayatla dolduran şey... Hız kestiren değil, aslî ritmimizi bulduran... İşleri aksatan, duraksatan, verimi düşüren, sinirleri geren bir engel, bir zorluk, bir müşkül değil; insanı tutup bütün bu kargaşadan, bu dur duraksız yorucu anafordan, bu tüketici kısır döngüden çıkaran bir can simidi... Oruç, bizi yol boyu kaybettiğimiz insanlığımızla yeniden buluşturan bir dost... Bize kendi hakikatimizi gösteren bir ayna... Yıldızlı bir gökyüzü oruç, ılık bir meltem, bin bir çiçekten damıtılmış bir tatlı koku, bir sıcacık pide, sonsuzluk tadında birkaç hurma, gece ve gündüzün bilge dokunuşları tenimizde, sabrın aramızda üleştirdiği bilgelik, lezzeti hiç azalmayan mükellef sofra ve sağanak sağanak rahmet...

 

“Ruh, yeniden, inançla, güvenle, gayb bilgisiyle, gelecek zamanı fark etme ustalığıyla, sabırla, sabır ilmi ve sabır şiiriyle doluyor. Modern dünya silahlarının yabancı olduğu ve sırrına eremeyeceği bir kudret mantığının yenilmez ve aşılmaz silahıdır oruç” diye yazmış ‘Sütun’da Sezai Karakoç üstadımız, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

 

“Yanında taşıma orucunu” dedi meczup, “güzelce giy üstüne!”

Google+ WhatsApp