Okuduklarımız nereye gider?

Okuduklarımız nereye gider?


“Aradığım kitapları bir türlü yerinde bulamıyorum” dedi adam. Gülümseyerek, “İçine bak!” diye karşılık verdi kadın.

 

İnsanlar okuma konusunda belli bir olgunluk noktasına gelmeden önce bir konuda kaygılı olmaktan kendilerini pek kurtaramaz. Soru şudur; Okuduklarım nereye gidiyor, bana bir şey bırakmadan öylece kaybolup gidiyor mu bunca şey? Erken vakitlerde bunu kendine sormayan biri var mıdır? İnsanın okuma hevesini bile kaçırabilecek raddeye bile gelebilir zihnimizde bu soru. Neyse ki okuma ısrarını sürdürenler bir yerden sonra atlatırlar bu badireyi. Okumanın, kitapları zihnimizde satır satır biriktirmek anlamına gelmediğini yine kendi zihinsel ilerlemelerinden bilirler, idrak ederler çünkü. Kitaplarda yazılan eşsiz satırlar arasında zihnimize, hafızamıza, söz dağarcığımıza kelime kelime kazınan cümleler vardır elbet; öte yandan okuduğumuz milyonlarca cümle, daha çok içimizde kendilerini eriterek doğrudan kanımıza, canımıza, kimyamıza karışır, renklerini, tatlarını, kokularını ve en önemlisi taşıdıkları anlam yükünü bir parçamız kılarlar. Her gün nerede okuduğumuzu hiç hatırlamadığımız onlarca cümle; artık bizim öz parçamız haline gelmiş olarak dilimizden bizim ifadelerimizle dökülür ve hayret verici bir şekilde bize özgülük kazanarak yeniden hayat bulur, günlerimize taze anlamlar kazandırırlar.

 

“Bir insanın okuduğu her şeyi muhafaza etmesini istemek, yediği her şeyi midesinde muhafaza etmesini istemekten farksızdır. Yediği şey onu bedenen, okuduğu şey de zihnen beslemiştir ve o bunlarla ne ise o olmuştur” diyor ‘Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine’ kitabında Arthur Schopenhauer.

 

Sözlere, kelimelere, ifadelere, o bir türlü içimizden atamadığımız sahip olma ihtirasıyla değil, yüzümüze dokunuşlarıyla içimizi serinleten tatlı bir esintiymiş gibi bir teslimiyetle yaklaşalım. Bırakalım içimize aksınlar, içimizde dokunmak istedikleri yerlere dokunsunlar. Onlara hükmetmeye, kalıplara dökmeye, kendi istediğimiz anlamlara çekmeye çalışmayalım. En yalın halimizde olalım onlara karşı ve bırakalım, gelip üstümüzde kendi hükümlerini yürütsünler. Maruz kalalım onlara, etkileriyle çoğalalım, zenginleşelim, derinleşelim, sarsılalım, kanatlanalım ve nihayet, içimiz yaşaya yaşaya öğrensin hakikatin berraklığıyla yüz yüze yaşamayı. Şüphe yok ki, iç yordamıyla yerini bulabileceğimiz en büyük hazine bu olur.

 

Soren Kierkegaard’ın, ismi zaten başlı başına bir şaheser olan ‘Hayat Çözülecek Bir Problem Değil, Yaşanacak Bir Hakikattir’ kitabından ucu sonsuza açılan düşünceler: “İnsan yalnız başkaları için değil kendisi için de bir gizemdir. Kendimi inceliyorum ve sıkılınca zaman geçsin diye bir puro yakıyorum. Düşünüyorum; Tanrı benimle ne demek istedi ya da benden ne yapmak istiyor? Bunu yalnızca O biliyor”

 

Bir de şunu düşünün; bütün kitapları tek bir kitap, kendisini de o kitabın ortasındaki bir ayraç gibi düşünen bir insan ne hisseder?

 

Severek okuduğumuz bir kitabın son satırlarına geldiğimizde içimizi bir hüzün kaplar. Sonra çaresiz o son satırları da okur ve kim bilir kaçıncı kez bizi şaşırtan şu gerçekle yüz yüze geliriz: Kendimizin kıldığımız kitaplar aslında hiç bitmez, iç dünyamızda biz ona yeni satırlar eklemeye devam ederiz.

 

“İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri” dedi beyaz saçlı adam, “son diye bir şeyin olduğuna inanmaktır.”

Google+ WhatsApp